Yaşamsal Hakların Ticarileştirilmesi

Her canlının vazgeçilmez olan gereksinimler vardır. Yoklukları, yaşamın devamını tehlikeye sokar ancak her koşulda hayatın sonlanması anlamına gelmez. Bu gereksinimlerin yetersiz düzeyde karşılanması onurlu ve düzgün bir yaşamın önünde engel de olabilir. Yaşam hakkı insanlar için nasıl temel bir haksa, düzgün ve onurlu bir yaşam da evrensel bir haktır.
İnsanların yaşamları için temel ihtiyaçları, neredeyse hepsi birbiriyle ilintili olarak, sağlık, gıda, barınak, su (ve sanitasyon gibi suyla ilintili konular) bireysel güvenlik ve korunma, ve eğitimdir (tabi burada eğitime farklı yaklaşımların olduğunu hatirlamak gerek). Bunlar arasından herhangi birinin eksikliği bireylerin yaşamını, yaşam kalitesini dramatik bir biçimde etkiler. Bu yüzden, bu temel ihtiyaçların, “temel haklar” olarak algılanması her birey için büyük önem taşımakta.
Günümüz kapitalist sisteminde özellikle şehirlerde yaşayan insanların temel ihtiyaçlarını satın almadan hayatını ikame ettirebilmesi oldukça zor. İşin çarpıcı olan bir yanı sözkonusu temel ihtiyaçlara, kendi temel ihtiyaçlarını karşılamaya çalışan diğer bireylerin değil, karlarını maksimize etmeye çalışan kurumların sahip olmaları. Bir nevi üretim araçlarının sahibiyetinden bahsediyoruz ancak bahsettigimiz televizyon üreten bir fabrika değil. Burada bahis konusu olan, yaşamsal hizmetlerin sağlayıcılığı ve yaşamsal gereksinimlerin üreteciliğinin kimin elinde olduğu. Asağıda bunun ne anlama geldiğini ve Türkiye’deki durumun ne olduğunu okuyacaksınız.
Temel ihtiyaçlarımızı sağladığımız pazarların giderek uluslararası kapitalist pazara entegre olduğunu ve bu entegrasyonun sonucunda giderek daha fazla uluslararası kar amaçlı kurumun ihtiyaç sağlayıcı konumuna gectigini görüyoruz. Bu şirketler kar amaçlı olmalarının getirdiği motivasyonla üretim maliyetlerini minimal düzeyde tutuyorlar. Kaliteli ürünlerin satış fiyatları yüksek tutulurken, fiyatları düşük olanlar ise kalitesiz, sağlıksız, ihtıyaçların karşılanması açısından yetersiz ürünler oluyor. İşin tehlikeli kısmı da tam bu noktada ortaya çıkıyor. Zira düşük gelirli kesim temel ihtiyaçlarını ancak bu kalitesiz, sağlıksız ve yetersiz ürünlerle giderebiliyor. Genetiğiyle oynanmış gıdalardan dondurulmuş ürünlere, daha fazla katkı maddesi içeren içeceklerden daha kötü koruyucularda saklanan ürünlere, ısı yalıtımı kalitesiz binalardan herhangi bir afete karşı güvenliği olmayan binalara kadar hepsi “düşük bütçeli” kimselerin veya bir baska deyişle toplumun ekonomik anlamda en alt sınıfının kullanımına “sunuluyor”. Sağlıklı, “biyolojik/organik” gıdalar, katkısız içecekler, ısı yalıtımı, havalandırma sorunu olmayan, yangın ve deprem gibi afetlerde sorun olmayacak barınaklar ise cebinde parası olanlara sunuluyor.
Sistem acımasız ama insanları her zaman olüme terk etmiyor. Durumundan memnun olan pek çok kisinin de ileri süreceği gibi sistemi “düzgün” uygulayan ülkelerde gelir yardımı gibi destekler sözkonusu. Ancak gelir yardımı yapılan kimse, bahsettiğimiz haklardan sadece minimum düzeyde faydalanmaya devam ediyor. Yine tüm ihtiyaçların en ucuz olanlarına; yani sağlıksız, yetersiz ve kalitesiz olanlarına erişim sahibi olabiliyor. Bunun yanında tüm temel ihtiyaçların kontrolünün şirketlerin elinde olmasından dolayı da fiyat dalgalanmalarından şiddetli biçimde etkileniyor (bırakın şehirde yaşayanları, artık dünyanın ücra köşelerinde yaşayan kimseler de bu fiyat dalgalanmalarından etkileniyor). İşın özü; sistem sağlıklı, düzgün ve onurlu yaşamanıza değil sadece iş yapabilecek düzeyde yaşamanıza yardımcı olacak şekilde düzenli. Sonuçta kişi, temel ihtiyaçlara erişimin ücretlendirildigi bir düzende bu ücretlendirmeyi yapan şirketlere bağımlı ve dolayısıyla sömürülmeye açık bir hayat yaşamak durumunda kalıyor.

 
Türkiye’de durum


Türkiye’de bunun örneklerini gıda pazarından gözlemlemek mümkün. Şehirlere iş umuduyla göçürülüp minimum gelire razı şekilde yaşatılanlar en ucuz süpermarketlerin en ucuz ürünleriyle gıda ihtiyaçlarını karşılamak zorunda kalıyorlar. Sağlığın bir insan hakkı olduğunu kağıt üzerinde kabul edenler bunun sadece hastalıklara karşı mücadele olduğunu düşünüyor olacak ki, bireyin sağlığını uzun vadede etkileyecek sağlıksız gıda tüketimi hiç umursanmıyor. 
Sağlık alanında özel hastanelerin ve özel sigorta şirketlerinin oynadığı rolü düşündüğünüzde sağlıklı yaşam hakkının yine gelir seviyesine göre erişilebilirligi değişen bir hak olduğunu görmüş oluyorsunuz.
Barınak konusunda da Turkiye’den örnek vermek mümkün. Kentsel dönüşüm projeleriyle hedef alınan yerler oldukça düşük gelirli kimselerin derme çatma binalarda sağlıksız, güvensiz koşullarda yaşadığı bölgeler. Buralarda ikamet eden dar gelirli kesime alternatif sunulmuyor. Binaların afetlere karşı güvensiz olmasını yıkımlara gerekçe gösterenler burada ikamet edenlerden güvenli binalarda oturabilmeleri için para istiyor. Aksi takdirde kendilerini şehir dışına sürüyorlar. (Aynı şekilde emlak piyasasında kısa bir araştırma yaparsanız, depreme dayanaklı binaların daha pahalı olduğunu görebilirsiniz.)
Gıda güvencesi de Turkiye’de cebinde parası olanlara sağlanan bir hak. Zira gıda fiyatlarındaki dalgalanmalar asgari ücretle hayatını sürdürmeye çalışan insanları çok büyük ölçüde etkilerken cebinde parası olanın herhangi bir sorunu olmuyor. Ekmek fiyatlarındaki dalgalanmalarin geniş kesimlerde yarattığı rahatsızlığı göz önünde bulundurursanız bu kesimin gıda fiyatlarındaki dalgalanmalar karşısında ne kadar hassas olduğunu gözlemleyebilirsiniz.
Bireysel güvenlik ve korunma hakkı konusunda Türkiye’de çok sorun yokmuş gibi gelebilir. Ancak korunma ve bireysel güvenlik hakkını kimlik bazında incelediğimizde korkunç bir durumla yüzleşiyoruz. Sistemde ekonomik gücü bulunmayan, ekonomik gücü bulunmasına izin verilmeyen kimlikten bireylerin (kadınların, çocukların, travestilerin, yardıma muhtaç kimselerin, Kürtlerin, Ermenilerin, çalışma izni bulunmadan Türkiye’de çalışan kimselerin, vs) aşırı derecede şiddete ve ayrımcılığa maruz kaldıklarını biliyoruz. Böylelikle Türkiye’de korunma ve güvenlik hakkınında ekonomik güçle elde edilen bir hak olduğunu söyleyebiliriz. En azından diğer haklara kıyasla korunma hakkı için bir ücret biçilmediğini söyleyebilmek (umarım doğru söylüyorumdur) gönülleri biraz rahat tutuyor.
Su ve su ile alakalı haklar ise Türkiye’de sistematik bir şekilde hedef alınan en son hak grubunu oluşturuyor. Devletin şirketler ve mahkemelerle el ele verip Anadolu’nun dört bir yanında akarsuları gasp ettiğini, yerellerin özgürce erişebildiği su kaynaklarını şirketlerin kar kapısı haline getirmek için uğraştığını görüyoruz.
Su hakkının da gasp edilmesiyle Türkiye’de yaşamsal ihtiyaçların tamamı ücretlendirilmiş olacak. İnsanlar yaşamsal ihtiyaçlarını bunları üreten, satan şirketlere bağımlı hale gelecekler. Yukarıda da belirtildiği gibi dar gelirli kesim kısa vadede bu ihtiyaçlarını karşılayabilmek için uzun vadede ortaya çıkacak sonuçları göz ardı etmek zorunda kalacak; afetlere dayanıksız barınaklarda yaşamaya, sağlıksız ve yetersiz gıda tüketmeye, sağlığını kaybettiğinde uzman yardımı almamaya, dayak yemeye, ihtiyacından daha az ve sağlıksız su kullanmaya devam edecek. Tüm bunlar Türkiye’nin de dünyanın geri kalanından çok farklı olmadığının göstergesi.

İnsanların yaşamlarını devam ettirebilmeleri için bazı temel gereksinimleri vardır. İnsan bu temel gereksinimler koşulsuz erişebildiği sürece özgürdür. Temel gereksinimlerin koşulsuz karşılanması her birey için temel bir haktır. Gıda hakkı, su hakkı, barınma hakkı, sağlıklı yaşam hakkı, korunma ve güvenlik hakkı ücretlendirilemez, satın alınamaz. Kapitalist düzen insanların en temel haklarının ücretlendirildiği, insanın ikincil plana itildiği bir düzendir.

Türkiye Cumhuriyeti de giderek vahşileşen bir şekilde bu sistemin uygulayıcısı konumunda. Doğa talanı, suyun ticarileştirilmesi, kentsel dönüşüm projeleriyle barınma hakkının gasp edilmesi, yoksulluk sınırının altında asgari ücretle insanların sağlıksız/yetersiz/kalitesiz/dengesiz beslenmeye yönlendirilmesi, sağlık hizmetlerinde kar amaçlı grupların teşvik edilmesi, Türkiye’de insanca yaşayabilmenin birincil şartının ekonomik güç olduğunun, Türkiye’de yaşamın ticarileştirildiğinin acımasız göstergeleridir.

HES Mücadelesi veya “Bu İşin Sonu Dayaktur”

İnsanlar seçme şansları oldukça özgürdür. Seçme imkanı olmayan devam edip etmemek konusunda düşünmeye kadar kısıtlanır. Kimi zaman devam edip etmemeyi düşündüğünüz konu hayatınız olur.

Dünyanın her yerinde devletlere ve şirketlere karşı mücadeleler sürüyor ancak doğal olarak Türkiye’deki örnekleri daha yakından gözlemleme şansı buluyoruz. Türkiye’deki onlarca toplu mücadeleden biri Hidroelektrik Santrallere, ya da kısaltılmış adıyla HESlere karşı verilen mücadele. Bu yazı HESlerin yarar/zararlarını değil, mücadelenin geldiği/gelebileceği noktayı ele alıyor.

Fotoğraf: Deriner Barajı

Türkiye’nin taşından toprağına, kuşların yuvasından akan suyuna ve tüm doğasına göz dikmiş şirketler ve devlet, HESlere karşı verilen mücadelenin bir tarafı. Onların karşısında ise taşını toprağını, doğup büyüdüğü, soluduğu, hayatını devam ettirdiği, geçimini sağladığı yerleri koruyan yerli halklar (ve onları destekleyenler) yer alıyor. Mücadeleyi kısaca özetleyecek olursak, devlet ve şirketler çeşitli bahanelerle HESler inşaa etmeye çalışırken karşıt grup bunları engellemeye çalışıyor.

Şekil açısından halkın verdiği mücadeleyi, (1) hukuk yoluyla mücadele, (2) sivil eylemler ve siyaset yoluyla mücadele, (3) inşaat alanlarına girişi engelleme yoluyla mücadele olarak üçe ayırabiliriz. Öte yandan halkın mücadelesine karşı devletin ve şirketlerin kullandığı yollarıysa; (a) hukuk yoluyla savunma (b) kanun yapma yoluyla mücadele (c) bölge halkını bölerek mücadele (d) güç kullanarak mücadele (e) ekonomik yollarla mücadele (f) medya yoluyla mücadele ve(g) siyasi mücadele olarak 7′ye ayırabiliriz. Şimdi bu mücadelelerden örnekler vererek halkın devlet ve şirketlere karşı mücadele kapasitesine ve buradan da yola çıkarak seçeneklerine bakalım.

Hukuk yoluyla mücadele

Hukuk yoluyla mücadele halkın sıklıkla başvurduğu bir yöntem. Bazı durumlarda halkın taleplerinin haklı bulunduğunu gördük. Ancak hukuk yoluyla mücadele çeşitli etkenlerden dolayı kısıtlı kalıyor. Bu etkenlerden birincisi devlet katında adaletin parayla sağlanan bir hak olması. Hukuk yolunu seçen halk hukukun denetleyicileri tarafından geçim kaynaklarını  satmak zorunda bırakılabiliyor. Yani ekonomik nedenlerden ötürü halkın hukuki mücadeleye girişmesi kısıtlanmış oluyor (hukuka parayla erişilebilirliğine başka mücadelelerden örnekler vermek de mümkün). Bir başka etken hukukun değişkenliği. Kanunların değiştirilebilir oluşu ve kanunların mücadelenin karşıt taraflarından biri olan devlet tarafindan değiştirilebilir ve değiştiriliyor oluşu hukuki mücadeleyi daha da kısıtlı hale getiriyor. Hukuki mücadeleyle ilgili bir üçüncü sorun, bu mücadeleye hakemlik yapanların mücadelenin bir tarafı olmaları. Hakemin maaşı ve geleceği mücadele verilen taraflardan birinin elinde. Sadece bu da değil, hakem atananlar yine o taraflardan birinin eğitim süzgecinden geçmiş kimseler. İşin kısası, halkın hukuk yoluyla mücadelesi karşısında devlet hem hukuku kullanabiliyor, hem kanunları değiştirerek oyunun kurallarıyla oynuyor, hem hukukun denetleyicileri aracılığıyla ekonomik baskı uyguluyor. Tüm bunlara ilaveten devlet-vatandaş konusuna yaklaşımları belli olan kendi maaşlı adamlarını olayın hukuki boyutunu denetlemekle yükümlendiriyor.

Sivil eylemler ve siyaset yoluyla mücadele

Hukuki mücadelenin yanında halk, eylemler yoluyla da mücadele ediyor. Hem de sadece sözkonusu kıyımların yapıldığı bölgelerde değil, Türkiye’nin büyük illerinde yapılan eylemler de oluyor. Ancak sözkonusu eylemler beklendigi kadar medyada yer bulmuyor, dolayısıyla geniş kitlelerce duyulamıyor. Medyada bu eylemlerin geniş yer bulmamasının başında süphesiz medya şirketlerinin, bünyesinde inşaat şirketleri de bulunduran büyük holdinglerin ayrı bir kolu olmaları da yer alıyor. Türkiye’nin en büyük medya şirketlerini elinde bulunduran Doğuş, Anadolu ve Doğan gruplarının her biri halkın HES mücadelesi verdiği şirketlerden. Dolayısıyla medyanın “detaylı” bir şekilde HES mücadelelerine yer vermemesi anlaşılır bir hal alıyor. Eylemlerin etkilerini kısıtlayan sadece medyada yeteri kadar yer bulamayışları değil, bunun bir de devlet kısmı var. Devlet eylemcilere karşı şirketleri korumak için kolluk kuvvetlerini kullanabiliyor. Bunu yapan devlet olduğu için hukuki açıdan bir sorun oluşturmuyor. Üstüne, kolluk kuvvetlerine karşı çıkanlar hukuka aykırı davranmış oluyor ve başları derde giriyor. Burada halkı bölme çabaları da devreye giriyor. Devlet ve şirketlerin HESleri savunurken ileri sürdükleri argümanlardan biri HESlerin istihdam yaratıyor olmaları. HES inşaatlarının genelde dışa göç veren bölgelerde oluşunu (sebepleriyle beraber) hesaba katarsak bu argüman işe de yarıyor. Geçimini sürdürmek için iş bulması gereken ve iş imkanlarının kısıtlı olduğu bölgelerde yaşayanlar HESlerde çalışıyor. Devletin sürekli kısa vadeli istihdam yaratan projeleri (duble yollar, HESler, toplu konut projeleri) kısıtlı iş imkanı olan halkı bağımlı kılıyor. Sonuç olarak HESlere karşı mücadele verenlerin karşısına geçim mücadelesi veren bir grup çıkıyor. Ancak iş burada bitmiyor. Devlet ve şirketler halka talepleri “demokratik” yollardan iletebileceklerini, bunun icin siyaset yapmalarını salık veriyor. Burada da milletvekili olabilmek için çıkarılan gereklilikler halkın siyaset yapma imkanını kısıtlıyor. Siyasi partilerden milletvekili aday adayı olabilmek için yüksek ücretler talep ediliyor. Bağımsız milletvekili olabilmek için talep edilen ücret yüksek tutuluyor. Üstelik bu ücretler bir şekilde karşılansa dahi adaylığını duyurabilmek ve destek alabilmek için cok daha büyük meblağlar ve medya destegi gerekiyor. Kendi hakkını savunmak için geçim kaynaklarını satmak zorunda kalan bir halkın bu kadar büyük maddi külfet altına girmesi de doğal olarak çok ama çok küçük bir ihtimal olarak kalıyor.

İnşaat alanlarını bekleme

Son mücadele örneği, aslında bir üstteki ile benzer özellikler taşıyor. Zira inşaat alanlarına giriş çıkışların engellenerek inşaatların yavaşlatılması bir nevi sivil mücadele örneği. Yine bu mücadele örneğine karşı da devlet ve şirketler daha üstte belirtilen yöntemleri kullanarak kar kapılarını savunuyorlar. Devlet ve şirketler bunlara karşı, hukuk, kolluk kuvvetleri (hem devletin, hem şirketlerin silahlı güçleri), medya ve bölge halkını bölme yollarıyla savaşıyor. Tam bu noktada halkın mücadelesi bir sınıra da ulaşıyor; şiddet yoluyla mücadele. İşte olay artık bu sınırın aşılıp aşılmamasına geliyor.  Ancak buna geçmeden önce devlet ve şirketlerin saydığımız karşı mücadele yöntemlerini özetleyelim.

Biraz yukarıda devletin demokratik yoldan mücadeleyi telkin ettiğini ancak ekonomik imkanları kısıtlı halk için bu seçeneğin zor kullanılır bir seçenek olduğunu belirtmiştik. Dolayısıyla ekonomik imkanları kısıtlı kimselerin kullanamadığı bu seçenek, ekonomik imkanları geniş kimselere kalıyor. Bu kimselerin de sermayenin temsilcileri olması herhalde sürpriz olmuyor. Medyanın da desteğiyle sermayenin temsilcilerinin çoğunluğu oluşturduğu bir meclis ortaya çıkıyor. Bu meclis kanun yapıyor, bu meclis “gündemi” tartışıyor. Ortaya şöyle dramatik bir resim çıkıyor: sermayenin elindeki medya “halka sunulabilecek” gündemi belirliyor, çoğunluğu sermayenin olan meclis gündemi tartışıyor, çoğunluğu sermayenin olan meclis hem medyada yer alan hem de medyada yer almayan konularla alakalı kanun yapıyor, bu kanunları inşaat şirketlerinden beslenen hükümet uyguluyor, hakla anlaşmazlıkların olduğu noktada inşaat sektöründen beslenen devletin hukuk denetleyicileri veya kolluk güçleri devreye giriyor. Böylelikle halkın elindeki seçenekler giderek devlet eliyle kısıtlanıyor. Devletin, halkın kendine bağımlılığını en üst düzeyde tuttuğu (adalet, geçim kaynağı, güvenlik, sesini duyurabilme, hak arayabilme konularında) şu koşullarda halkın “alternatif” yollardan mücadele etmesine şaşmamak gerek. İşte burada tekrar mücadelenin sınırına geri dönüyoruz.

Dayak

Devlete ve şirketlere karşı verilen mücadelede inşaat sahalarına giriş çıkışın engellenmesi konusunda bahsetmiştik. Bu engelleme tabi ki eli çiçekli insanlarla yapılmıyor. Ancak devletin kolluk güçlerine ve şirketlerin “güvenlik” görevlilerine karşı bu türden bir mücadelenin yeterli olmadığını da görebiliyoruz. Zira karşıdaki grup zorbalıkta ustalaşmış, kendisine karşı mücadele eden halkın “bölücü“, “cinnet halinde” olduğunu ileri süren (şüphesiz bir medya oyunu) ve bu halkı her şekilde yıldırmaktan usanmayan bir grup. Bu durumda halkın bir alanı korumak suretiyle sadece bekçilik yapmaktan bir üst aşamaya geçmesi şaşırtıcı olmamalı. Bir Köknar köylüsünün sözü artık bu sınıra ne kadar yaklaşıldığının göstergesi: “bu işin sonu dayaktur uşağum”.

 

Emperyalizm, Ajanlık, Sadaka ve Mastürbasyon

STKlara, özellikle de insani yardım kurumlarına bok atmak çok kolay. Kimisine göre bunlar ya ajanlık için ya da uzandıkları toplumun gelisimini engellemek için kurulmuş kurumlar. Genel başlık altında, “emperyal amaca hizmet eden kurumlar”. Yani bunlar kötü, taviz verilmemesi gereken oluşumlar.
İnsanıiyardım kurumlarıyla ilgili en çok başvurulan eleştiri bunların ajanlık yaptığı iddiaları (özellikle sol çevrede klasiğin dışına çıkan kişi ve kurumlar için sık sık başvurulan bir iddia olmasının yanında). Bu ajanlık suçlaması en çok, medyada Ömer el Beşir etrafında dönen gelişmelerle gündeme gelmişti. Avrupa’da Ömer el Beşir hakkında tutuklama kararı çıkarıldıktan birkaç saat sonra el Beşir yönetimi Darfur’da aktif olan 13 yardım kuruluşunu ajanlıkla suçlamış ve bunların ülkeyi terk etmeleri için 1 gün süre vermişti. Ajanlık suçlamasının sebebi, çıkartılan kararda sözkonusu yardım kuruluşlarının Darfur’da yaşanan katliamlarla ilgili paylaştıkları belgilerin etkisinin olmasıydı. Oysa ki bu kurumlar ellerindeki belgeleri medyaya ve batılı devletlere ulaştırmasalardı Ömer el Besir’in sorumlu olduğu katliamları kimse bilmeyecek ve her şey çok güzel olacaktı. Lanet olsun size yardim kurumları, lanet olsun!Tabi aynı şey el Beşir karşıtı gruplar icin de geçerli, zira BM’in Darfur ile ilgili raporunda bu grupların işlediği savaş suçlarında da bahsediliyor idi. Anlayacağınız, insanı yardım kurumları tu kaka çünkü onların paylaştığı belgeler Batılı devletlerin Sudan’a müdahalesini “meşrulaştırıyordu”. Ha bir de çıkartılan tutuklama kararına bölgede çalışan yardım kurumlarının çoğunun “insanların hayatını tehklikeye atmasından dolayı” karşı çıktığını da unutmalıyız zira konumuz yardım kurumlarının boktan olması.

Bir başka eleştiri, yardım kurumlarının gittikleri yerde gelişimi sekteye uğratmaları, toplumun dışa bağımlılığını arttırmaları şeklinde. Kısmen doğru. Ancak oldukça eksik yanları var. Yardım kurumları diye adlandırdığımız tek bir gövdeden ibaret değil. Binlerce yardım kurumu var. Bunlar içinde hatırı sayılır sayıda yerellerle çalışan, yerel kaynakları kullanan ve yerel kapasitenin artırılması için uğraşan kurum var. Projeler genelde kapasite (afetlere karsi, uretime yonelik, vs) artırımı etrafında şekilleniyor. Burnunuzun önünden bir örnek verecek olursam, İstanbul’dan Hayata Destek Derneği Pakistan’da bir bölgede sele karşı mücadelede toplumsal kapasiteyi artırmaya yönelik projeler yürütüyor(du). Gizli olanlar ve sadece muhteşem insanların bilebildikleri dışında bilinen hic bir emperyal amaca hizmet etmedi bu proje.

Projeler hazırlanırken dikkat edilen “kaş yaparkan göz çıkarmamak “(do no harm diye bir ilke, hatta bu isimle bir kitap var). Bu ilkeye bağlı kalan kurumlar yerel ekonomiyi, yerel kültürü, yaşam tarzını, güç ilişkilerini ve daha pek çok farklı konuyu dikkate alıyorlar. Almayanlar yok mu? Elbette var. Ancak solculuktan bankacılığa terfi eden insanlar da var.
Eleştirelere devam edelim. Yardım kurumlarının sistemin açıklarını kapattığını ve bu yüzden sistemin bir parçası olduğunu söyleyenler var. Bu eleştiri biraz olaya nereden baktığınızla alakalı. Örneğin, işçi hakları için yapılan bir yürüyüş sonrasında “otoriteler” sistemde işçiler lehine bir değişikliğe giderse, bu yürüyüşü sistemin açığını kapatmaya yönelik mi görmeliyiz? Doğru, devletler yardım kurumlarına desteklerini sistemin açıklarını kapatmaya yönelik bir eylem olarak görebilirler (ki, sistemin savunucuları için bundan daha doğalı da düşünülemez). Ancak yardım kurumlarının kuruluş amacını bu sistemin açığını kapatmak olarak görmek Einstein’ı atom bombası yuzunden suçlamak, işçi hakları için mücadele eden işçileri sisteme destek vermekle suçlamak  gibi bir olay.
Yardım kuruluşları bir açıdan sistemin açıklarını kapatmaya yönelik oluşumlar olarak görülebilecekken diğer bir açıdan, sisteme karşı mücadelenin açıklarını gidermeye yonelik de görülebilir. Sistemle mücadele eden grupların, özellikle de bunun üzerine teoriler üretenlerin genelde göz ardı ettiği insanların acil ihtiyaçları (hatta bu mücadelenin insan hayatına ani bir değişim getirmediğinden de çok büyük destek alamadığını söyleyebiliriz). Zira sen teoriler okuyup yazarken sistem insanları öldürmeye devam ediyor dostum.  Kimse kusura bakmasın ama açlıktan ölmek üzere olan bir insan devrimi bekleyemez (yazan burada açlık grevindeki bir şahıstan bahsetmiyor). İnsanların yaşayabilmek için temel ihtiyaçları vardır ve bu ihtiyaçların karşılanmadığı durumlarda hayat tehlikeye düşer. Devrimci mücadele, özellikle temel ihtiyaçlarının karşılanmasına yönelik teoriler, kısa vadede insanların bu ihtiyaçlarını karşılayamıyorsa bu açığı yardım kurumları doldurabilir. Hatta şu an yerelleşmeye vurgu yapan, her alanda yerel kapasitenin artırılması için uğraşan, yerellerin hayatının tehlikede olduğu anlarda yardım sağlayan kurumların bunu yaptığını söyleyebiliriz.

Eğer devrimciler yardım kurumlarını kendi mücadelelerine katkıda bulunan oluşumlar olarak görmüyorlarsa sorun bu kurumların sisteme bağlı oluşumlarca sahiplenmeye çalışılması değildir. Bunu algılamak da yüksek IQ gerektirmez. Sistem yanlılarının bu kurumları benimsemesi ve bu kurumların faaliyetlerini kendi çıkarları için kullanmaya çalışmaları, sözkonusu kurumların toptan çöpe atılması anlamına da gelmez. Zira her şey çöpe atılmaz.

Son bir eleştiri ise, yardım kurumlarının sadece bir vicdan mastürbasyonu olduğu iddiası. Sorgulanmayı bırakın direkt bir olgu olarak sunulan, yardım çalışanlarının tüm eylemlerinin, hatta hayatlarının mastürbasyon üzerine kurulduğu. Bu durumda Etiyopya’da bir kampta çalışan beslenme uzmanı arkadaşım açlıktan ölen, Orta Afrika Cumhuriyet’inde çalışan bir arkadaşım koleradan ölmek üzere olan insanlara bakarak mastürbasyon yapıyorlar. Ben de birkaç ay sonra aralarına katılıp başka ölümle boğuşan insanların üzerine boşalıyor olacağım. Zira insani yardımdan anladığımız; emperyalizm, ajanlık, sadaka ve mastürbasyon.

*hic kaynak vermeden yazdım, gururluyum

Devrimden Önce

Oturduğu yerde devrim bekleyen insanlar var. Sorduğunda arada bir slogan atmaya sokağa çıkarlar, cok da güzel konuşurlar. Söyledikleri doğrudur da.  Ama baslari sıkıştığında devletin otoritesini tanırlar; kanunları yol gösterirler. Şirketlerde çalışıp istedikleri gibi tüketirler. Dünyanın herkese yetmeyeceğini, eşit paylaşırlarsa işlerinin batacağını söylerler. Kısaca, “siz devrimi yapın, ben size katılırım” derler. Peki devrimden önce? “Yo dostum, yoo. Ya gerçekleşmezse, bir enayi ben miyim?”

Vejetaryen

Başka canlıları yemeyi bırakalı bir yıl oluyor. Son 1 senede başka canlıları yememe konusunda hiç bir zorluk çekmedim. Yalnızca 2 veya 3 defa yanlışlıkla et yemem dışında da bir kazaya uğramadım. Zaman geçtikçe vejetaryenliğimin çizgileri de şekilleniyor. İlk vejetaryenliğe adım attığımda uzunca bir süre çok fazla et yemiş olmanın verdiği bunaltıdan ve kendimi zihnen kötü hissediyor (daha çok suçlu) oluşum etkili olmuştu. Şu an aynı his devam ediyor ama yine de biraz daha sağlam temelli bir şekilde.

Kendim için vejetaryenliğin (belki de vejetaryenliğimin demeliyim) temelinde başka canlıların hayatının zevk için alınmasına karşı çıkış yatıyor. Et tüketmeyi sırf ağız tadı için başka canlıların yaşamlarının alınmasını, yine kendi ağız tadı için başka canlıların özgürce yaşamalarının engellenmesini onaylamak olarak görüyorum. Bu minvalde sırf kendi zevki için başka canlıların akvaryumlarda, kafeslerde, sirklerde tutsak tutulmalarını normal karşılamayı et yemeye yakın bir yerde konumlandıyorum.

Et yemeden bir hayat, tarımsal ve teknolojik gelişmişliğin yüksek olduğu toplumlarda mümkün. Bu yüzden bu tür yerlerde yasayip “ihtiyacım olduğu için et yiyorum” diyenleri samimi bulmuyorum. Bunun yanında tutup da eskimolara “siz neden domates, biber yemiyorsunuz” diye çıkışmanın da absürd olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden vejetaryenliğimi daha çok ihtiyaç temelli olarak görüyorum.

Burada ihtiyaç temelli derken sağdan soldan duyduğumuz “vejetaryenlerin çükü kalkmıyormuş” safsatalarına inanarak ortaya atılan gerekçelerden bahsetmiyorum. Eskimo örneğinden de anlaşılabileceği gibi söylemek istediğim, başka canlılar dışında yiyeceğin bulunmadığı koşullarda doğan ihtiyaçlar. Yani, açlık çekmemek için başka canlılarla beslenmek. Sanırım bu durumu doğanın bir kanunu olarak görebiliriz.

Ancak unutmamak gereken başka bir durum daha var. Diğer canlılardan daha çok evrilmiş olmamız ve diğerlerine göre daha yüksek bir zeka seviyesine ulaşmamız onlardan istediğimiz gibi faydalanabileceğimiz anlamına gelmemeli. Bir süper kahramanın amcasının da dediği gibi “büyük güç, büyük sorumluluk getirir”.

Çalış çalış boktur işin

Uyan, yüzünü yıka, dişini fırçala, bir şeyler atıştır, işe git, çalış, çalış, çalış, 1-2 bir şey iç, zamanın vars alışveriş yap, eve git, akşam yemeği, televizyon, diş fırçala
uyu, uyan, yüzünü yıka…

Herkesin çalışması gerek, çünkü çalışmayana para yok. Para yok, eğlence yok, sağlık yok, eğitim yok, barınak yok, yiyecek yok…Ama çalışırsan…

Çalışan kazanır. Kazanmıyorsan yeteri kadar çalışmıyorsundur. Yeteri kadar çalışan kazanır. Dafa fazlasını iste. Daha çok çalış, daha çok kazan. Daha çok iş, daha az uyku, daha az eğlence…Daha az alışveriş? Hayır. Daha az alışveriş, daha az tüketim, daha az sosyalleşme demek.

Tüketmek dünyaya katkıda bulunmak demek. Sen tüketmezsen, ben tüketmezsem, o tüketmezse kim tüketir? Kimse tüketmezse para nasıl kazanılır? Daha az uyku, daha çok para, daha fazla mesai, daha zengin patron, daha çok harcama, daha zengin patron, daha az eğlence, daha az kendine zaman…İnsan kendine neden zaman ayırsın? Kendine zaman ayırmak garip bir kavram. İnsanların boş zamanı olmamalı. Herkes aynı geminin bir parçası. Herkes görevini tam yapmalı. Demirören’e gittin mi? Cevahir’e, Kanyon’a, Ankamall’a, peki Oasis’e? Çok garip. Kendine zaman ayırmak gibi garip fikirlerden kurtulup biraz dışarı çıkmalısın. Bu hafta seni alışverişte görmemişler bebeğim?

İnsanlar yalnız değil beraber zaman geçirmeli ki birbirlerini kontrol edebilsinler. Daha fazla  AVM, daha az patron, daha fazla alışveriş, daha zengin patron, daha fazla para, daha çok çalış, daha az uyu, daha az kendine zaman ayır, daha çok iş, daha zengin patron, daha çok para, daha zengin patron…

Yeni ceketimi beğendin mi? Tek takıntım ayakkabı; kırmızı ayakkabı, yeşil ayakkabı, topuklu ayakkabı, sivri topuklu ayakkabı, uzun topuklu ayakkabı, daha uzun topuklu ayakkabı…Daha çok çalış, daha çok ayakkabı, daha çok iş…Yeni bir ilaçla daha az uyuyabileceksin artık. Daha az uyku, daha çok iş…Bu haptan iki tane ve daha mutlusun artık. Sahi haplarını aldın mı? Haplarını almazsan verimli olamazsın. Çalışma saatleri haftada 60 saate, çalışma yaşı 65′e çıkarılacakmış. Ne güzel haber. Artık daha uzun süre topluma hizmet edebiliriz. Yüce devlet, yüce toplum. Daha çok çalış, hep çalış, hep alışveriş, haplar, daha mutlu, daha verimli…

Duydun mu, Dilek dün çalışmamış. Evde oturmuş, kitap okumuş, yürüyüşe gitmiş. İnanabiliyor musun, yürüyüşe gitmiş? Ne anlamsız bir eylem. Neden yürümüş, kan dolaşımını hızlandırmak için mi? Canı istemiş. Ne kadar sorumsuz bir davranış. Nereye gittiğini bile bilmiyormuş, arabaya bile binmemiş. Ama her birey sosyalleşmeli, hiçbir birey yalnız kalmamalı ve her davranışın bir amacı olmalı. Yoksa birey hastalanır. Hasta birey topluma faydalı olamaz. Halbuki tüm eylemlerimiz önceden hesaplanmalı ve toplum için verimli olmalı. Daha verimli bireyler, daha çok iş, daha çok para…Hepimiz aynı makinanın çarklarıyız.

Hiç Afrikalıları okudun mu? Patronlarımız onlara kucak açmadan önce hiç kimseye bir faydaları yokmuş. Doğup sefil bir hayat yaşayıp hiç alışveriş yapmadan oluyorlarmış. Artık patronlarimiz sayesinde onlar da topluma faydalılar. Alışveriş yapmıyorlar belki ama bu yeteri kadar çalışmadıklarından. En azından topluma katkıda bulunduklarından mutludurlar. Onlar gibi olmak istemiyorsak daha çok çalışmalıyız.

Yeni çıkan arabayı gördün mü? Bundan sonraki 50 maaşımla o arabadan almaya karar verdim. Biraz daha çok çalışmam gerek, ama günde iki yerine bir doz uyku, iki yerine dört hap, daha çok iş, daha çok para, araba, daha çok mutluluk. Bu sene iki haftalık tatilim var. Düşünebiliyor musun, tam iki hafta! O kadar zamanda ne yapacağımı bilemiyorum. Patronlarımız çok cömertler.

Nükleer Çıldırtır

Gıda Hakkı ve Son Halk İsyanları

Üst üste farklı ülkelerden gelen isyan haberleri daha uzun süre gündemi işgal edecek gibi gözüküyor. Olaylar medyada yer buldukça kendi siyasi görüşüne göre bu hareketleri yorumlayanları dinlemek, okumak zorunda kalıyoruz. Farklı görüşleri takip etmek kötü de değil aslında. Ancak özellikle Türkiye’de Twitter, Facebook devrimlerinden bahsederken gözardı edilen bir durum var; gıda güvencesi.

Eğer isyan haritasındaki ülkelerdeki gıda piyasasına bir göz atacak olursanız son dönemde gıda fiyatlarında bir artışın sözkonusu olduğunu görebilirsiniz. Tunus, Libya, Bahreyn, Mısır ve daha nice ülkede isyan eden kesimin profiline bakacak olursanız bunların toplumun tabanını oluşturan kesimlerden geldikleri şaşırtıcı olmamalı. Özellikle ekonomik sınıfların en alt kesimini oluşturanlar fiyatlar yükseldikçe gıdaya olan erişimlerini yitirme tehlikesi yaşıyorlar. Bu da gıdanın erişilebilirliğinin yani, gıda güvencesinin azalması demek oluyor. Dünyada şu an gıda fiyatlarıyla boğuşan ülkeler sadece Kuzey Afrika ve Ortadoğu ülkeleri değil. Afrika’nın, özellikle de Saharalatı Afrika’nın neredeyse tamamında gıda güvencesi azalmış, hatta bazı yerlerde tamamen kaybolmuş durumda. Gıda güvencesinin kaybolmasının çeşitli nedenleri olabilir. Ancak sonuçları, “isyan” sözkonusu olamadıkça, her yerde aynı; yetersiz beslenme, kronik malnutrisyon, hastalıklar, gelişim bozuklukları, ölüm. Tunus, Cezayir, Mısır, Libya ve Bahreyn‘de son dönemde gıda güvencesinin azalması buralardaki halk hareketlerini tetikleyen en büyük etken kanımca. Özellikle Tunus, Mısır ve Libya’da gıda güvencesini yitiren/yitirmek üzere olan tabanın baskıcı rejimler yüzünden dilediği hayat tarzını yaşamakta zorlanan orta sınıftan bulduğu destek bu ülkelerde yönetim değişikliklerine (henüz sistem değişikliği ne kadar gerçekleşecek bilemiyoruz) sebep oldu ve olmaya devam edecek gibi gözüküyor.

Gıda güvencesi genelde göz ardı edilen bir konu. Halbuki gıda insanoğlunn ve tüm diğer canlıların temel ihtiyaçlarından. Nasıl hava ve su hayatımızı devam ettirebilmemiz için gerekliyse gıda da hayatımızı devam ettirebilmemiz için başka bir gereksinim. Gıda bilgisayar, koltuk takımı, araba gibi tüketim malzemelerinden değil. Belki yediğimiz hamburgerler, biftekler, bilmem kaç peynirli pizzalar, hatta yediğimiz kuru fasulye bile gıdanın zevk meselesi haline geldiği durumlara örnek olabilir. Ancak her bölgenin, orada yetiştirilenlere göre, temel bir dieti var ve bu dietin damak tadıyla pek bir alakası yok. İşte çeşitli ülkelerde tehdit altında olan, “damak tadıyla alakası olmayan”, bu gıda ürünleri. Her ne kadar ülkeden ülkeye temel besin kaynağı olan gıda ürünü değişiklik gösteriyorsa da (mesela Madagaskar‘da temel besin kaynağı pirincken Kenya’da bunun yerini mısır alabiliyor) gıda fiyatları ürün farkı göz etmeksizin artıyor. Bu fiyatlardaki artışın en çok etkilediği kesim doğal olarak pasta yeme alternatifi bulunmayan kesim oluyor. Gıda fiyatlarındaki artışın sebepleri saymakla bitmiyor.

Birincisi pek çok ülkede eski metodlarla üretimin devam etmesi sonucu artan nüfusun ihtiyacının karşılanamıyor olması. Ürün talep artışını karşılayamadıkça fiyatlarda artış söz konusu oluyor. Geliri düşük olan kesim üretimde bir sorun olmasa da gıda alacak gelire sahip olmadığından açlıkla yüz yüze geliyor.

İkincisi iklim değişikliklerinin getirdiği kuraklık. Kurak mevsimlerin giderek uzaması pek çok ülkede büyük sorun teşkil ediyor. Daha önceleri hasattan elde ettikleri gıdayla kurak mevsimleri bir şekilde atlatan kesim, kuraklığın uzaması ve hasatın etkilenmesi yüzünden kurak mevsimin bir kesimini açlıkla boğuşarak geçiriyor.

Üçüncüsü gıdayı kendi ihtiyacını karşılamak ve değistokuş yaparak başka ihtiyaçlarını karşılamak için üreten kesimlerin rekabetçi piyasayla yüz yüze gelmesi. Bu küçük gıda üreticileri piyasaya giren büyük gıda üreticileri yüzünden ürünlerini başka ihtiyaçlarını karşılamkta zorlanıyorlar. Aslında bu gıda piyasasının etkileri diğer sebeplerle birleşince asıl etkisini gösteriyor. Kuraklık ve nüfus artışı büyük gıda üreticilerinin en büyük gelir kaynakları. Örneğin 2008 gıda krizinde Cargill gibi büyük gıda şirketleri inanılmaz boyutlarda gelir elde etmişlerdi.

Dördüncüsü hükümet ve IMF politikalarının yerel gıda üreticileri üzerindeki etkisi. Hükümetlerin “ne üretilip ne üretilmeyeceğine” karar verdikleri ortamda gıda üreticileri büyük tehlikelerle karşı karşıya kalıyorlar. Bu tehlikeler hükümetlerin IMF gibi “ne üretilip ne üretilmeyeceğine” karar veren kurumlarla yaptıkları anlaşmalarla daha da büyüyor (Rapor, sayfa 9, 21, 28-33).

Beşincisi bazı ülkelerin gıda yardımı politikalarında yerel ekonomileri göz önünde bulundurmuyor oluşları. Avrupa ülkelerinde böyle bir durum sözkonusu değilken ABD’den yapılacak gıda yardımlarında “gıdayı temin edecek şirketin” ürünlerinin yüzde 75′ini Amerika’da üretmiş olması şartı aranıyor (rapor, sayfa 36). Hal böyle olunca gıda yardımı yapılan ülkelerdeki gıda üreticilerinin sorunları katlanmış oluyor, dolayısıyla bu gıda yardımı yaparken bu ülkelerin yardima bağımlılıklarını artırıyor.

Altıncısı gıda piyasasının borsacılara kazanç kapısı olmuş olması. Ara ara bazı ülkelerde gıda ürünlerinin borsadaki spekülasyonlara konu olması gıda fiyatlarında büyük değişimlere sebep oluyor (Rapor, sayfa 38). Spekülatörler ve gelişmiş ülkelerde yaşayanlar bu durumun etkilerini direkt olarak yaşamıyorken küreselleşen dünyanın farkında olmadığımız köşelerinde bir şekilde yaşayanlar bunlardan etkileniyor.

Yedincisi birkaç sene önce çıkan ve gelişmiş ülkelerde artan petrol ihtiyacına çare olacağı düşünülen etanol üretimi. Etanol üretimi için özellikle Brezilya’da gıda üretimi yapılan tarım alanları kullanılınca bu durum yarattığı fiyat artışıyla 2008 gıda krizinin en büyük etkenlerinden olmuştu. Hülasa, gıda uretim alanlarının farklı ürünler için kullanılması gıda üretimininin azalmasına neden olurken ayni anda gıda fiyatlarinin artmasına da neden oluyor.

Sekizincisi küreselleşmenin getirdiği bir sorun olarak (etanol üretiminin, borsada gıda üzerine yapılan spekülasyonların ve daha pek diğer nedenin etkilerini de küreselleşme bağlamında inceleyebiliriz) büyük gıda üreticisi ülkelerdeki üretim sorunlarının sadece kendilerini değil, başka ülkeleri de etkiliyor olması. Örneğin Rusya’da 2010 yazında yaşanan büyük yangınlar ülkedeki gıda üretimini ve doğal olarak gıda ihracatını düşürünce gıda fiyatlarında hızlı bir artış gözlemlenmişti.
Yukarıda saydığım sekiz nedenin dışında da irili ufaklı başka nedenler vardır elbette. Ancak gıda güvencesini, dolayısıyla insan hayatını etkileyen ve bu sebepten son zamanlardaki isyanları tetikleyen en büyük nedenler bunlar kanımca.

Gıda hepimizin temel ihtiyacıysa, gıda güvencesi de her insanın temel hakkı olmalı. Tekrarlayayım, burada McDonalds’tan aldığınız hamburgerin fiyatından bahsetmiyorum. Burada bahsettiğim temel besin kaynağı olan ürünlere olan erişim. Gelişen düzende bu erişim sürekli tehdit altında kalıyor. Bu yüzden de dünyanın farklı yerlerinde yüz milyonlarca, belki de milyardan fazla insanın sağlığı tehdit ediliyor. Hayatın devam ettirilebilmesi için temel bir ihtiyacın serbest piyasanın oyuncağı haline gelmesi, borsada spekülasyonlara uğraması, büyük şirketler için kar kapısı olması gıda güvencesini ve insan hayatını tehdit ediyor ve isyanlara sebep oluyor. Velhasılı kelam ihtiyaç olunan şey; yaşamı devam ettirebilmek ve sağlıklı, onurlu bir hayat için gıda güvencesinin bir hak olarak tanınması.

Hayır İşi

Aslında uzun uzun yazıp okuyanları sıkmayı düşünüyordum ama hiç de uzun yazmaya hevesli olmadığımı fark ettim. Diyeceğim şu, kar amacı güden şirketlerde çalışıp sistemin birer dişlisi gibi çalışıyor olmanız hoşuma gitmiyor. Bankada çalışıp arada sokakta gördüğünüz evsiz birine yardıme diyor olmanız iyi niyetli biri olduğunuzu gösterebilir ama yeteri kadar iyi bir şeyler yapmadığınızın kanıtıdır gözümde. Bana kalırsa, eğer sadece kendinize bakmak durumundaysanız, hepiniz sistemin çarkı olmuş hayatlarınızı bir kenara bırakıp kendinizi dalga geçtiğiniz “hayır işlerine” adayabilirsiniz. Hatta kesinlikle öyle yapmalısınız.  ”Hayır işlerinden”  başka bir şey yapmıyor olmanız sıkko bir hayat yaşayacağınız anlamına gelmez her zaman. Orada da hepimize yetecek kadar içki, dans ve çılgın partiler var. İnsan insanla eğlenir, mutlu olur zaten. Para dediğiniz cidden elimin kiri. Kirli, pis bir şey zira.
Ha şimdi kaçınız bankadaki, sigorta şirketindeki ya da sistemin köpeği olmuş patronunun yanındaki işini bırakır bu yazıyı okuduktan sonra? Hiçbiriniz. Yalnız bırakmaya niyetiniz olur da, nasıl olacak o iş diye soracak da olursanız yardım etmeye hazırım. Haberlerinizi bekler, gözlerinizden öperim.

Otoritesevici

Bundan 20 gün kadar önce, günlük elektrik kesintileri 6-7 saate çıkmışken (kış ortasında 16-18 saate kadar çıkıyor) Katmandu’dan ayrıldım. O zamandan beri yollardayım. Yollardayım derken dışarıda uyuduğumu, çadır kurduğumu zannetmeyin. Kendime (ve büyük ihtimal sizlere göre) kimi zaman ucuz, kimi zaman pahalı; sıradan bir Nepalli’ye ya da Hintli’ye göre her daim pahalı olan evlerde/otellerde kaldım. Katmandu’dan ayrıldıktan sonra ilk durağım Nepal – Hindistan sınırındaki Chitwan Milli Parkı oldu. İki ay boyunca bir şehirde yaşamış olmanın getirdiği huzurlu bir yer bulma dürtüsüyle Chitwan’da iki gün kalmanın iyi olacağını düşündüm. Doğru da düşündüm.

Katmandu ile Chitwan’da yaşayanların hayat koşulları arasında ne kadar büyük bir farklılık var bilemiyorum. Chitwan’da da sağlık hizmetleri, hijyen, sanitasyon, elektrik sorunları ve fakirlik olduğundan eminim. Yalnız bu küçük kasabada sorunlar yüzünüze çarpmıyor. 17 günlük yolculuğum boyunca konuştuğum kişilerle vardığımız ortak nokta küçük yerlerdeki ucuzluğun yanısıra, buralarda sosyal yapının daha sağlam olduğu, insanların genellikle birbirlerine yardımcı olduklarıydı. Hoş, bazen bu aşırı gelişmiş sosyal ilişkilerin zararları da görülmüyor değil. Ancak demek istediğim, Chitwan’da ve benzer küçük yerlerde geçirdiğim süre içerisinde açlıkla boğuşan, bunun için turistlere “her şekilde” hizmet etmeye çalışan insanlar görmemiş olmam. Bu yüzden, bir şekilde gördüklerimin Katmandu’da gördüklerimden daha iyi olduğunu hissettim.

Chitwan’da yaşayanlar ya turizmle ya da tarım ve hayvancılık ile uğraşıyorlar gözlemlediğim kadarıyla. Bazı yerliler milli parkla ilgili işlerle (milli park güvenliği, rehberlik, buraya bağlı otellerdeki işler vs) geçimini sağlıyor. Anladığım kadarıyla, milli parka giriş için ödenen ücretin yarısı bu bölgenin kalkınması için uğraşan kurumlara gidiyor. Bu kurumlardan birinin WWF’la ortak çalışması sonucu kasabanın bir kesiminde biyogaz projesi başlatılmış. Böylece doğanın ortasındaki bir yerde yerli halkın zararına olmayacak şekilde yeşil enerji üretimi sağlanıyor. Yalnız yine öğrendiğim kadarıyla yerlilerin milli parka girmelerine izin verilmiyor. Dolaşırken pek çok Nepalli gördüğümüzden bunun ne kadar doğru olduğunu ya da nasıl uygulandığını anlayamadım.

Chitwan’la ilgili rahatsız olduğum nokta tutsak fillerle alakalıydı. Asya’da fil nüfusunun olduğu pek çok yerde olduğu gibi buradada filler küçükken tutsak alınıp iş görmeleri için eğitiliyolar. Şimdilerde ağır işlerde pek kullanılmasalarda artık fil safarisi adı altında turistlerin eğlencesine sunuluyorlar. Chitwan’a vardığım ilk gün kaldığım yerden böyle bir şey yapmak isteyip istemediğim sorulduğunda, kısa bir araştırma yaptıktan sonra, hayır demiştim. Ben internette fil sırtında dolaşmanın neden etik olmadığını araştırmaya çalışırken, o gün gezi amaçlı gittiğim fil üreme merkezindeki panolar ve çalışanlar bu konuda yeterli bilgi sağladılar. Merkezi kuranların ve de merkezde çalışanların matah bir seymiş gibi anlattıkları üzere sözkonusu filler 6 yasındalarken annelerinden zorla ayrılıyorlar. Bundan sonra uzun bir süre “eğitimden” geçiriliyorlar. Bu eğitim süresince kendilerini kimin patron olduğunu öğretmek için aç bırakıldıkları zamanlar oluyor. Eğitimleri sırasında ve daha sonra “iş görmeye” başladıklarında üzerlerinde irili ufaklı aletler kullanılarak davranışları kontrol altında tutuluyor. Bu arada yemek yerlerken de nedense zincirle bağlanıyolar.

Yolculuğuma dönecek olursak; Chitwan’da iki gün kaldıktan sonra Hindistan sınırına doğru yola çıktım. İlk defa burada sınıra gidebilmek için rickshaw adı verilen 3 tekerlekli bisikletlerden birine bindim. Halbuki Katmandu’da geçirdiğim süre içerisinde etik açıdan karşıt olduğum bir şeydi. Sınırdaki sefer haricinde 2-3 kez daha böyle bir şey yaptım. Her seferinde nereye gideceğimi bilmediğimden veya gideceğim yere başka araç olmadığından binmiş olsam da hiçbir seferinde rahat hissedemedim. Bu arada sadece turistlere küfretmeye koşullanmış olanlar için belirtmem gerekir, bu rickshaw denilen bisikletlerden yerliler de faydalanıyorlar.

Hindistan’a vardığımda Nepal’e kıyasla çok az değişti durumlar. Devletler bazında Hindistan ekonomik olarak Nepal’den katkat güçlü olsa da yaşam koşullarının çok farklı olduğunu zannetmiyorum.

Beni Hindistan’da en çok düşündüren bir tarafta ihtişamlı binalar dururken diğer tarafta sayısız yoksul insanın olmasıydı. Hatta birkaç gün kaldığım Lucknow’da yeni yeni inşa edilmekte olan milyarlarca rupilik bir anıt kafamı allak bullak etti. Daha da çarpıcı olan, Stargate’ten çıkmış bu anıtı yaptıran kişinin en yoksul kastlardan birinden çıkıp gelmiş bir milletvekili olması ve bu anıtı kendisi gibilerin de bir şeyler başarabiliceğinin hafızalara kazılması için yaptırmak istemesi. Sanırım Hindistan’da hala kast sisteminin getirdiklerini tecrübe etmek mümkün. Kast artık kaldırılmış olsa bile, daha önce bu yüzden doğmuş eşitsizliklerin bir kanunla ortadan kaldırılması mümkün olmuyor. Aynı şey Nepal’de ve ayrımcı sistemlerin olduğu her yerde geçerli. Onca yıl yazılı yazısız kurallarla ayrımcılığa maruz bırakılmış kimselere “bundan sonra sizlere ayrımcılık uygulamaycağız” demekle daha adil bir düzene geçilmiyor ne yazık ki.

Diğer taraftan bu anıta harcanan paralarla yardım edilebilecek şeyleri düşünürken insan her devletin aynı bok olduğunu hatırlıyor. Bir tarafta anıtlara harcanan akıl almaz paralar varalar varken başka bir yerde bir o kadarı (ya da kat kat daha fazlası) silahlara yatırılıyor. Olan her şekilde gariban halka oluyor tabi. Sözde herkes için kurulmuş devletler 1000 yıl önce olduğu gibi öncelikle gücü olanlara hizmet ediyor. İlginç, ya da belki de gayet mantıklı bir şekilde gücü olmayanlar güce tapmaya başlıyor, otoriteseverleşiyorlar.

Bu arada belirtmek isterim Londra’da bir tren istasyonunda isediğiniz paraya Nepal’de bir çocuğun karnını rahatlıkla doyurabilirsiniz. Böyle bir dünyada yaşıyoruz anlayacağınız. Otoritesi yüksek olana ne kadar yakınsanız veya sizden öncekiler ne kadar yakındıysa, o kadar rahat bir hayat yaşıyorsunuz. Netekim otoritesever olmamanın zor olduğu bir dünyada yaşıyoruz.