HES Mücadelesi veya “Bu İşin Sonu Dayaktur”

İnsanlar seçme şansları oldukça özgürdür. Seçme imkanı olmayan devam edip etmemek konusunda düşünmeye kadar kısıtlanır. Kimi zaman devam edip etmemeyi düşündüğünüz konu hayatınız olur.

Dünyanın her yerinde devletlere ve şirketlere karşı mücadeleler sürüyor ancak doğal olarak Türkiye’deki örnekleri daha yakından gözlemleme şansı buluyoruz. Türkiye’deki onlarca toplu mücadeleden biri Hidroelektrik Santrallere, ya da kısaltılmış adıyla HESlere karşı verilen mücadele. Bu yazı HESlerin yarar/zararlarını değil, mücadelenin geldiği/gelebileceği noktayı ele alıyor.

Fotoğraf: Deriner Barajı

Türkiye’nin taşından toprağına, kuşların yuvasından akan suyuna ve tüm doğasına göz dikmiş şirketler ve devlet, HESlere karşı verilen mücadelenin bir tarafı. Onların karşısında ise taşını toprağını, doğup büyüdüğü, soluduğu, hayatını devam ettirdiği, geçimini sağladığı yerleri koruyan yerli halklar (ve onları destekleyenler) yer alıyor. Mücadeleyi kısaca özetleyecek olursak, devlet ve şirketler çeşitli bahanelerle HESler inşaa etmeye çalışırken karşıt grup bunları engellemeye çalışıyor.

Şekil açısından halkın verdiği mücadeleyi, (1) hukuk yoluyla mücadele, (2) sivil eylemler ve siyaset yoluyla mücadele, (3) inşaat alanlarına girişi engelleme yoluyla mücadele olarak üçe ayırabiliriz. Öte yandan halkın mücadelesine karşı devletin ve şirketlerin kullandığı yollarıysa; (a) hukuk yoluyla savunma (b) kanun yapma yoluyla mücadele (c) bölge halkını bölerek mücadele (d) güç kullanarak mücadele (e) ekonomik yollarla mücadele (f) medya yoluyla mücadele ve(g) siyasi mücadele olarak 7′ye ayırabiliriz. Şimdi bu mücadelelerden örnekler vererek halkın devlet ve şirketlere karşı mücadele kapasitesine ve buradan da yola çıkarak seçeneklerine bakalım.

Hukuk yoluyla mücadele

Hukuk yoluyla mücadele halkın sıklıkla başvurduğu bir yöntem. Bazı durumlarda halkın taleplerinin haklı bulunduğunu gördük. Ancak hukuk yoluyla mücadele çeşitli etkenlerden dolayı kısıtlı kalıyor. Bu etkenlerden birincisi devlet katında adaletin parayla sağlanan bir hak olması. Hukuk yolunu seçen halk hukukun denetleyicileri tarafından geçim kaynaklarını  satmak zorunda bırakılabiliyor. Yani ekonomik nedenlerden ötürü halkın hukuki mücadeleye girişmesi kısıtlanmış oluyor (hukuka parayla erişilebilirliğine başka mücadelelerden örnekler vermek de mümkün). Bir başka etken hukukun değişkenliği. Kanunların değiştirilebilir oluşu ve kanunların mücadelenin karşıt taraflarından biri olan devlet tarafindan değiştirilebilir ve değiştiriliyor oluşu hukuki mücadeleyi daha da kısıtlı hale getiriyor. Hukuki mücadeleyle ilgili bir üçüncü sorun, bu mücadeleye hakemlik yapanların mücadelenin bir tarafı olmaları. Hakemin maaşı ve geleceği mücadele verilen taraflardan birinin elinde. Sadece bu da değil, hakem atananlar yine o taraflardan birinin eğitim süzgecinden geçmiş kimseler. İşin kısası, halkın hukuk yoluyla mücadelesi karşısında devlet hem hukuku kullanabiliyor, hem kanunları değiştirerek oyunun kurallarıyla oynuyor, hem hukukun denetleyicileri aracılığıyla ekonomik baskı uyguluyor. Tüm bunlara ilaveten devlet-vatandaş konusuna yaklaşımları belli olan kendi maaşlı adamlarını olayın hukuki boyutunu denetlemekle yükümlendiriyor.

Sivil eylemler ve siyaset yoluyla mücadele

Hukuki mücadelenin yanında halk, eylemler yoluyla da mücadele ediyor. Hem de sadece sözkonusu kıyımların yapıldığı bölgelerde değil, Türkiye’nin büyük illerinde yapılan eylemler de oluyor. Ancak sözkonusu eylemler beklendigi kadar medyada yer bulmuyor, dolayısıyla geniş kitlelerce duyulamıyor. Medyada bu eylemlerin geniş yer bulmamasının başında süphesiz medya şirketlerinin, bünyesinde inşaat şirketleri de bulunduran büyük holdinglerin ayrı bir kolu olmaları da yer alıyor. Türkiye’nin en büyük medya şirketlerini elinde bulunduran Doğuş, Anadolu ve Doğan gruplarının her biri halkın HES mücadelesi verdiği şirketlerden. Dolayısıyla medyanın “detaylı” bir şekilde HES mücadelelerine yer vermemesi anlaşılır bir hal alıyor. Eylemlerin etkilerini kısıtlayan sadece medyada yeteri kadar yer bulamayışları değil, bunun bir de devlet kısmı var. Devlet eylemcilere karşı şirketleri korumak için kolluk kuvvetlerini kullanabiliyor. Bunu yapan devlet olduğu için hukuki açıdan bir sorun oluşturmuyor. Üstüne, kolluk kuvvetlerine karşı çıkanlar hukuka aykırı davranmış oluyor ve başları derde giriyor. Burada halkı bölme çabaları da devreye giriyor. Devlet ve şirketlerin HESleri savunurken ileri sürdükleri argümanlardan biri HESlerin istihdam yaratıyor olmaları. HES inşaatlarının genelde dışa göç veren bölgelerde oluşunu (sebepleriyle beraber) hesaba katarsak bu argüman işe de yarıyor. Geçimini sürdürmek için iş bulması gereken ve iş imkanlarının kısıtlı olduğu bölgelerde yaşayanlar HESlerde çalışıyor. Devletin sürekli kısa vadeli istihdam yaratan projeleri (duble yollar, HESler, toplu konut projeleri) kısıtlı iş imkanı olan halkı bağımlı kılıyor. Sonuç olarak HESlere karşı mücadele verenlerin karşısına geçim mücadelesi veren bir grup çıkıyor. Ancak iş burada bitmiyor. Devlet ve şirketler halka talepleri “demokratik” yollardan iletebileceklerini, bunun icin siyaset yapmalarını salık veriyor. Burada da milletvekili olabilmek için çıkarılan gereklilikler halkın siyaset yapma imkanını kısıtlıyor. Siyasi partilerden milletvekili aday adayı olabilmek için yüksek ücretler talep ediliyor. Bağımsız milletvekili olabilmek için talep edilen ücret yüksek tutuluyor. Üstelik bu ücretler bir şekilde karşılansa dahi adaylığını duyurabilmek ve destek alabilmek için cok daha büyük meblağlar ve medya destegi gerekiyor. Kendi hakkını savunmak için geçim kaynaklarını satmak zorunda kalan bir halkın bu kadar büyük maddi külfet altına girmesi de doğal olarak çok ama çok küçük bir ihtimal olarak kalıyor.

İnşaat alanlarını bekleme

Son mücadele örneği, aslında bir üstteki ile benzer özellikler taşıyor. Zira inşaat alanlarına giriş çıkışların engellenerek inşaatların yavaşlatılması bir nevi sivil mücadele örneği. Yine bu mücadele örneğine karşı da devlet ve şirketler daha üstte belirtilen yöntemleri kullanarak kar kapılarını savunuyorlar. Devlet ve şirketler bunlara karşı, hukuk, kolluk kuvvetleri (hem devletin, hem şirketlerin silahlı güçleri), medya ve bölge halkını bölme yollarıyla savaşıyor. Tam bu noktada halkın mücadelesi bir sınıra da ulaşıyor; şiddet yoluyla mücadele. İşte olay artık bu sınırın aşılıp aşılmamasına geliyor.  Ancak buna geçmeden önce devlet ve şirketlerin saydığımız karşı mücadele yöntemlerini özetleyelim.

Biraz yukarıda devletin demokratik yoldan mücadeleyi telkin ettiğini ancak ekonomik imkanları kısıtlı halk için bu seçeneğin zor kullanılır bir seçenek olduğunu belirtmiştik. Dolayısıyla ekonomik imkanları kısıtlı kimselerin kullanamadığı bu seçenek, ekonomik imkanları geniş kimselere kalıyor. Bu kimselerin de sermayenin temsilcileri olması herhalde sürpriz olmuyor. Medyanın da desteğiyle sermayenin temsilcilerinin çoğunluğu oluşturduğu bir meclis ortaya çıkıyor. Bu meclis kanun yapıyor, bu meclis “gündemi” tartışıyor. Ortaya şöyle dramatik bir resim çıkıyor: sermayenin elindeki medya “halka sunulabilecek” gündemi belirliyor, çoğunluğu sermayenin olan meclis gündemi tartışıyor, çoğunluğu sermayenin olan meclis hem medyada yer alan hem de medyada yer almayan konularla alakalı kanun yapıyor, bu kanunları inşaat şirketlerinden beslenen hükümet uyguluyor, hakla anlaşmazlıkların olduğu noktada inşaat sektöründen beslenen devletin hukuk denetleyicileri veya kolluk güçleri devreye giriyor. Böylelikle halkın elindeki seçenekler giderek devlet eliyle kısıtlanıyor. Devletin, halkın kendine bağımlılığını en üst düzeyde tuttuğu (adalet, geçim kaynağı, güvenlik, sesini duyurabilme, hak arayabilme konularında) şu koşullarda halkın “alternatif” yollardan mücadele etmesine şaşmamak gerek. İşte burada tekrar mücadelenin sınırına geri dönüyoruz.

Dayak

Devlete ve şirketlere karşı verilen mücadelede inşaat sahalarına giriş çıkışın engellenmesi konusunda bahsetmiştik. Bu engelleme tabi ki eli çiçekli insanlarla yapılmıyor. Ancak devletin kolluk güçlerine ve şirketlerin “güvenlik” görevlilerine karşı bu türden bir mücadelenin yeterli olmadığını da görebiliyoruz. Zira karşıdaki grup zorbalıkta ustalaşmış, kendisine karşı mücadele eden halkın “bölücü“, “cinnet halinde” olduğunu ileri süren (şüphesiz bir medya oyunu) ve bu halkı her şekilde yıldırmaktan usanmayan bir grup. Bu durumda halkın bir alanı korumak suretiyle sadece bekçilik yapmaktan bir üst aşamaya geçmesi şaşırtıcı olmamalı. Bir Köknar köylüsünün sözü artık bu sınıra ne kadar yaklaşıldığının göstergesi: “bu işin sonu dayaktur uşağum”.

 

One Response to HES Mücadelesi veya “Bu İşin Sonu Dayaktur”

  1. Pingback: Yaşamsal Hakların Ticarileştirilmesi | öküz'ün gözü

Yorum yapın

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s