Yaşamsal Hakların Ticarileştirilmesi

Her canlının vazgeçilmez olan gereksinimler vardır. Yoklukları, yaşamın devamını tehlikeye sokar ancak her koşulda hayatın sonlanması anlamına gelmez. Bu gereksinimlerin yetersiz düzeyde karşılanması onurlu ve düzgün bir yaşamın önünde engel de olabilir. Yaşam hakkı insanlar için nasıl temel bir haksa, düzgün ve onurlu bir yaşam da evrensel bir haktır.
İnsanların yaşamları için temel ihtiyaçları, neredeyse hepsi birbiriyle ilintili olarak, sağlık, gıda, barınak, su (ve sanitasyon gibi suyla ilintili konular) bireysel güvenlik ve korunma, ve eğitimdir (tabi burada eğitime farklı yaklaşımların olduğunu hatirlamak gerek). Bunlar arasından herhangi birinin eksikliği bireylerin yaşamını, yaşam kalitesini dramatik bir biçimde etkiler. Bu yüzden, bu temel ihtiyaçların, “temel haklar” olarak algılanması her birey için büyük önem taşımakta.
Günümüz kapitalist sisteminde özellikle şehirlerde yaşayan insanların temel ihtiyaçlarını satın almadan hayatını ikame ettirebilmesi oldukça zor. İşin çarpıcı olan bir yanı sözkonusu temel ihtiyaçlara, kendi temel ihtiyaçlarını karşılamaya çalışan diğer bireylerin değil, karlarını maksimize etmeye çalışan kurumların sahip olmaları. Bir nevi üretim araçlarının sahibiyetinden bahsediyoruz ancak bahsettigimiz televizyon üreten bir fabrika değil. Burada bahis konusu olan, yaşamsal hizmetlerin sağlayıcılığı ve yaşamsal gereksinimlerin üreteciliğinin kimin elinde olduğu. Asağıda bunun ne anlama geldiğini ve Türkiye’deki durumun ne olduğunu okuyacaksınız.
Temel ihtiyaçlarımızı sağladığımız pazarların giderek uluslararası kapitalist pazara entegre olduğunu ve bu entegrasyonun sonucunda giderek daha fazla uluslararası kar amaçlı kurumun ihtiyaç sağlayıcı konumuna gectigini görüyoruz. Bu şirketler kar amaçlı olmalarının getirdiği motivasyonla üretim maliyetlerini minimal düzeyde tutuyorlar. Kaliteli ürünlerin satış fiyatları yüksek tutulurken, fiyatları düşük olanlar ise kalitesiz, sağlıksız, ihtıyaçların karşılanması açısından yetersiz ürünler oluyor. İşin tehlikeli kısmı da tam bu noktada ortaya çıkıyor. Zira düşük gelirli kesim temel ihtiyaçlarını ancak bu kalitesiz, sağlıksız ve yetersiz ürünlerle giderebiliyor. Genetiğiyle oynanmış gıdalardan dondurulmuş ürünlere, daha fazla katkı maddesi içeren içeceklerden daha kötü koruyucularda saklanan ürünlere, ısı yalıtımı kalitesiz binalardan herhangi bir afete karşı güvenliği olmayan binalara kadar hepsi “düşük bütçeli” kimselerin veya bir baska deyişle toplumun ekonomik anlamda en alt sınıfının kullanımına “sunuluyor”. Sağlıklı, “biyolojik/organik” gıdalar, katkısız içecekler, ısı yalıtımı, havalandırma sorunu olmayan, yangın ve deprem gibi afetlerde sorun olmayacak barınaklar ise cebinde parası olanlara sunuluyor.
Sistem acımasız ama insanları her zaman olüme terk etmiyor. Durumundan memnun olan pek çok kisinin de ileri süreceği gibi sistemi “düzgün” uygulayan ülkelerde gelir yardımı gibi destekler sözkonusu. Ancak gelir yardımı yapılan kimse, bahsettiğimiz haklardan sadece minimum düzeyde faydalanmaya devam ediyor. Yine tüm ihtiyaçların en ucuz olanlarına; yani sağlıksız, yetersiz ve kalitesiz olanlarına erişim sahibi olabiliyor. Bunun yanında tüm temel ihtiyaçların kontrolünün şirketlerin elinde olmasından dolayı da fiyat dalgalanmalarından şiddetli biçimde etkileniyor (bırakın şehirde yaşayanları, artık dünyanın ücra köşelerinde yaşayan kimseler de bu fiyat dalgalanmalarından etkileniyor). İşın özü; sistem sağlıklı, düzgün ve onurlu yaşamanıza değil sadece iş yapabilecek düzeyde yaşamanıza yardımcı olacak şekilde düzenli. Sonuçta kişi, temel ihtiyaçlara erişimin ücretlendirildigi bir düzende bu ücretlendirmeyi yapan şirketlere bağımlı ve dolayısıyla sömürülmeye açık bir hayat yaşamak durumunda kalıyor.

 
Türkiye’de durum


Türkiye’de bunun örneklerini gıda pazarından gözlemlemek mümkün. Şehirlere iş umuduyla göçürülüp minimum gelire razı şekilde yaşatılanlar en ucuz süpermarketlerin en ucuz ürünleriyle gıda ihtiyaçlarını karşılamak zorunda kalıyorlar. Sağlığın bir insan hakkı olduğunu kağıt üzerinde kabul edenler bunun sadece hastalıklara karşı mücadele olduğunu düşünüyor olacak ki, bireyin sağlığını uzun vadede etkileyecek sağlıksız gıda tüketimi hiç umursanmıyor. 
Sağlık alanında özel hastanelerin ve özel sigorta şirketlerinin oynadığı rolü düşündüğünüzde sağlıklı yaşam hakkının yine gelir seviyesine göre erişilebilirligi değişen bir hak olduğunu görmüş oluyorsunuz.
Barınak konusunda da Turkiye’den örnek vermek mümkün. Kentsel dönüşüm projeleriyle hedef alınan yerler oldukça düşük gelirli kimselerin derme çatma binalarda sağlıksız, güvensiz koşullarda yaşadığı bölgeler. Buralarda ikamet eden dar gelirli kesime alternatif sunulmuyor. Binaların afetlere karşı güvensiz olmasını yıkımlara gerekçe gösterenler burada ikamet edenlerden güvenli binalarda oturabilmeleri için para istiyor. Aksi takdirde kendilerini şehir dışına sürüyorlar. (Aynı şekilde emlak piyasasında kısa bir araştırma yaparsanız, depreme dayanaklı binaların daha pahalı olduğunu görebilirsiniz.)
Gıda güvencesi de Turkiye’de cebinde parası olanlara sağlanan bir hak. Zira gıda fiyatlarındaki dalgalanmalar asgari ücretle hayatını sürdürmeye çalışan insanları çok büyük ölçüde etkilerken cebinde parası olanın herhangi bir sorunu olmuyor. Ekmek fiyatlarındaki dalgalanmalarin geniş kesimlerde yarattığı rahatsızlığı göz önünde bulundurursanız bu kesimin gıda fiyatlarındaki dalgalanmalar karşısında ne kadar hassas olduğunu gözlemleyebilirsiniz.
Bireysel güvenlik ve korunma hakkı konusunda Türkiye’de çok sorun yokmuş gibi gelebilir. Ancak korunma ve bireysel güvenlik hakkını kimlik bazında incelediğimizde korkunç bir durumla yüzleşiyoruz. Sistemde ekonomik gücü bulunmayan, ekonomik gücü bulunmasına izin verilmeyen kimlikten bireylerin (kadınların, çocukların, travestilerin, yardıma muhtaç kimselerin, Kürtlerin, Ermenilerin, çalışma izni bulunmadan Türkiye’de çalışan kimselerin, vs) aşırı derecede şiddete ve ayrımcılığa maruz kaldıklarını biliyoruz. Böylelikle Türkiye’de korunma ve güvenlik hakkınında ekonomik güçle elde edilen bir hak olduğunu söyleyebiliriz. En azından diğer haklara kıyasla korunma hakkı için bir ücret biçilmediğini söyleyebilmek (umarım doğru söylüyorumdur) gönülleri biraz rahat tutuyor.
Su ve su ile alakalı haklar ise Türkiye’de sistematik bir şekilde hedef alınan en son hak grubunu oluşturuyor. Devletin şirketler ve mahkemelerle el ele verip Anadolu’nun dört bir yanında akarsuları gasp ettiğini, yerellerin özgürce erişebildiği su kaynaklarını şirketlerin kar kapısı haline getirmek için uğraştığını görüyoruz.
Su hakkının da gasp edilmesiyle Türkiye’de yaşamsal ihtiyaçların tamamı ücretlendirilmiş olacak. İnsanlar yaşamsal ihtiyaçlarını bunları üreten, satan şirketlere bağımlı hale gelecekler. Yukarıda da belirtildiği gibi dar gelirli kesim kısa vadede bu ihtiyaçlarını karşılayabilmek için uzun vadede ortaya çıkacak sonuçları göz ardı etmek zorunda kalacak; afetlere dayanıksız barınaklarda yaşamaya, sağlıksız ve yetersiz gıda tüketmeye, sağlığını kaybettiğinde uzman yardımı almamaya, dayak yemeye, ihtiyacından daha az ve sağlıksız su kullanmaya devam edecek. Tüm bunlar Türkiye’nin de dünyanın geri kalanından çok farklı olmadığının göstergesi.

İnsanların yaşamlarını devam ettirebilmeleri için bazı temel gereksinimleri vardır. İnsan bu temel gereksinimler koşulsuz erişebildiği sürece özgürdür. Temel gereksinimlerin koşulsuz karşılanması her birey için temel bir haktır. Gıda hakkı, su hakkı, barınma hakkı, sağlıklı yaşam hakkı, korunma ve güvenlik hakkı ücretlendirilemez, satın alınamaz. Kapitalist düzen insanların en temel haklarının ücretlendirildiği, insanın ikincil plana itildiği bir düzendir.

Türkiye Cumhuriyeti de giderek vahşileşen bir şekilde bu sistemin uygulayıcısı konumunda. Doğa talanı, suyun ticarileştirilmesi, kentsel dönüşüm projeleriyle barınma hakkının gasp edilmesi, yoksulluk sınırının altında asgari ücretle insanların sağlıksız/yetersiz/kalitesiz/dengesiz beslenmeye yönlendirilmesi, sağlık hizmetlerinde kar amaçlı grupların teşvik edilmesi, Türkiye’de insanca yaşayabilmenin birincil şartının ekonomik güç olduğunun, Türkiye’de yaşamın ticarileştirildiğinin acımasız göstergeleridir.

One Response to Yaşamsal Hakların Ticarileştirilmesi

  1. Yaşasın halkların kardeşliği :D

Yorum yapın

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s