Güneydoğu Asya’dan Türkiye’ye Ana Dilde Eğitim Meselesi

Ana dilde egitim 2

Ana dilde eğitim tartışmaları Türkiye gündemini şu, demokratikleşme paketinin açıklanması beklenen ve çözüm sürecinin konuşulduğu günlerde meşgul etmeye devam ediyor. Aslında gündemi her zaman meşgul etmemiş olsa da, ana dilde eğitim cumhuriyet’in kurulduğu ilk günden beri gündem olmayı hak eden ve hiçbir çözüm sunulmadığı için orada kalmayı hak eden bir mesele.

Bu mesele Türkiye’de konuşulurken sıklıkla Fransa, İspanya, Belçika gibi ülkelerden örnekler verildiğini biliyoruz. Buralarda sorun genellikler çözülmüş olarak karşımıza sunuluyor ve işte böyle olmalı diyoruz. Bu kez tersini yapıp Güneydoğu Asya ve Afrika’dan ana dilde eğitim ile ilintili örnekler üzerinden meseleyi irdeleyeceğiz.

Pek çok Güneydoğu Asya ülkesi azınlıklar açısından şanslı. Şanslı diyorum, zira azınlık demek farklı kültür demektir ve kültürel farklılıklar zenginliğe ısarettir. Bu azınlık gruplar ile ilgili devlet tutumları ülkeden ülkeye farklılık gösteriyor. Devlet politikaları ne kadar farklılık gösterse de azınlıklar ve ana dilde eğitim ile ilgili sorunlar temelde benzer.

Ana dilde eğitim ile ilgili yapılan araştırmalarda, ikinci bir dilde eğitim görenlerin:

  • okul bıraktığı
  • okuldaki başarı oranlarının düşük olduğu (sınıfta kalma, ders notlarının düşük olması)
  • okuldan mezun olduklarında iş bulma şanslarının “diğerlerine” gore daha düşük olduğu gözlemlenmiş.

Bangladeş’in Güneydoğu’sunda (tesadüfün böylesi…) yerleşik etnik azınlıklar ülkede eğitim seviyesi en düşük ve okul bırakma riski en yüksek kesimi oluşturuyorlar. Bölgede yapılan bir araştırma azınlık mensubu hane halklarından %52‘sinin resmi eğitim kurumlarına kayıtlı olmadığını, resmi eğitim sistemine girenlerin ise %8‘den azının ilkokulu bitirdiğini işaret etmekte (IRIN, 4 Kasim 2011). Bu araştırmanın sonuçlarının aktarıldığı haberde ülke genelinde ilkokuldan mezun olma oranının 2005-2009 döneminde %55 ile %94 arasında değiştiği belirtilmiş. Yani ülke genelindeki okullulaşma oranı ile karşılaştırıldığında da azınlıkların durumu iç açıcı değil. Yine aynı haberde, McGill Üniversitesinden Fred Genesee’nin ikinci dilde eğitimin çocuklar için iyi olmadığının pek çok araştırmada kanıtlandığı, bu tür eğitim gören çocukların düşük başarı olanları olduğu ve okul bırakma oranlarının yüksek olduğuna dair görüşlerine yer veriliyor.

Vietnam’da Lao Chai köyü ilkokulunda öğretmenlik yapan Nguyen Thi Quyen, Vietnamca ders verdiği zaman öğrencilerin aktarılanın ancak %60‘nin öğrendiğini, pek çok çocuğun okulu sevmediğini ve okula gelediğini anlatıyor. Vietnam’da azınlıklar ülke nüfusunun %13‘unu oluştururken resmi dilin ve eğitim dilinin Vietnamca olması sebebiyle okullar etnik azınlıklar tarafından rağbet görmüyor (IRIN, 20 Aralik 2011).

Doğu Timor’da (Timor Leste) ana dilde eğitim UNESCO’nun teşvik ettiği bir program ile başlatılmış. Timor’da eğitimin resmi dilde olması fakir çocukların okula gitme oranlarını oldukça düşürüyormuş. Okula giden çocukların %20’sı okuldaki ilk yıllarını tekrar etmek zorunda kalırken, ilkokula kayıt olanların yarısı okulu bitirmeden terk ediyormuş. Bu durumun ileride okuldan mezun olduklarında azınlık mensubu gençlerin iş bulma imkanlarını da kısıtladığı belirtiliyor (IRIN, 26 Mart 2012). Bu arada ilginç bir tesadüftür ki, Doğu Timor’da da ana dilde eğitime karşı çıkanlar, bunun etnik ayrışmaya, ülkenin milli birlik ve bütünlüğünün bozulmasına sebep olacağını öne sürüyorlar.

Ana dilin resmi dil olarak görülmemesi, yani devlet kurumlarında kullanılmıyor olmasının getirdiği sorunlar arasında:

  • devlet görevlilerinin çoğunlukla “diğer” gruplardan olması dolayısı ile azınlıkların dilini konuşamıyor olmaları
  • kalifiye elemanların (örneğin doktorların) azınlıkların dillerini konuşamıyor olmalarından dolayı azınlıkların kendi sorunlarını yetkili kimselere iletmekte zorlanıyor olmaları belirtiliyor.

Ana dilde egitim

Sri Lanka’da Tamil Kaplanları ile devlet arasındaki mücadele, savaşın sonlarına doğru Türkiye gündeminde de yer bulmuştu. Türkiye Devleti Sri Lanka’nın bir azınlık sorununa şiddetle çözüm bulmuş olmasından o kadar etkilenmişti ki PKK’nin sonunun da aynı olacağını ileri sürülen açıklamalar gelmişti. Tamil Kaplanları, Sri Lanka’da Tamil azınlığın yaşadığı bölgede azınlık hakları için mücadele veriyordu. Sri Lanka’da resmi dil Sinhala’yken Tamiller kendi dillerini konuşup ülke nüfusunun %12‘sini oluşturuyorlar. Uzun süren mücadelelerden sonra 78 anayasasında Tamil ikinci resmi dil sayılmış, ana dilde eğitimin önü açılmış ve resmi dairelerde Tamilçe konuşan tercümanların yer alacağı söylenmiş ama bunlar pratiğe yansımamış (bir kez daha görüyoruz ki yasalar yenilir, içilir şeyler değil). Sonuç olarak Tamil bölgesindeki resmi görevliler genellikle Sinhala konuşuyor olduklarında Tamiller devletin kendilerine sunmakla yükümlü olduğu hizmetlerden kısıtlı biçimde yararlanabilmişler. Halihazırda gergin olan ortamda devletin kolluk kuvetlerine mensup görevliler de sadece Sinhala konuşuyor olmaları, bana kalırsa, sorunun tuzu biberi olmuştur (IRIN, 23 Temmuz 2012).

Bunlara dayanarak ikinci bir dilde eğitim görülmesinin zorunlu olmasının ve ana dilin devlet dairelerinde kullanılmıyor olmasının yarattığı sorunlar:

  • farklı etnik gruplar arasında devlet eli ile eğitim seviyesi farklılıkları yaratılarak ekonomik adaletsizlik oluşturulması,
  • devletin vermekle yükümlü olduğunu beyan ettiği hizzmetleri tek bir dilde sunarak farklı etnik grupları bu hizmetlerden mahrum bırakması ve,
  • etnik gruplar arasında yabancılaşmaya sebebiyet verilmesi olarak belirtilebilir.

Vietnam’da etnik azınlıklar ülke nüfusunun %13‘unu oluştururken fakir nüfus içerisinde azınlıkların oranı %44.4. Etnik azınlık çocukların genellikle fakir ailelerde yaşamalarının sebebi olarak ise ebeveynlerinin eğitim düzeylerinin düşük olması olarak belirtiliyor (IRIN, 20 Aralik 2011).

Burada altı çizilmesi gereken, belirtilen sorunların insanların günlük hayatlarına direkt yansıdığıdır. Ana dilde eğitim almasına muktedirlerin müsade etmediği bir çocuk, her gün “başka bir dilde” kendisine aktarılanları öğrenmek kalmakta. Benzer bir süreçten geçmiş, henüz iş aramaya başlamış yeni mezun bir genç okul hayatında aldığı düşük notlar sebebi ile kendi dilinde eğitim almış olanlarla rekabet etmek zorunda kaldığı bir iş pazarına sürükleniyor. Çoğu zaman bu rekabet ortamından diğerlerine göre daha kötü koşullarda yaşamayı kabullenerek çıkılıyor. Artık ihtiyarlamış olan bir başka etnik grup mensubu bir hastahaneye gittiği zaman sorunun ne olduğunu kendi dilini anlamayan birine bir şekilde aktarmak zorunda kalıyor.

Sorun burada bitmiyor. Azınlıkların ana dillerini diledikleri gibi kullanamamalarının yarattığı sorunlar, azınlık mensubu olmayan grupları da etkilemekte. Eğitim sisteminde ikinci dilde zorunlu eğitimle dayatılan eşitsizlik ileriki yıllarda toplumsal ayrışmaya sebebiyet veriyor (bkz. Sri Lanka, Tamiller). Aynı şekilde diledikleri işleri yapamayan, gelirleri ana dil ile ilgili kısıtlamaların da etkisiyle sınırlı kalmış azınlık mensupları alternatif kaynaklardan gelir edinmeye de yönelebiliyorlar.

Ana dilde eğitim sadece Türkiye’de sorun değil. Avrupa ülkeleri olduğu gibi Güney Doğu Asya ülkeleri de benzer süreçlerden geçmişler ve geçmekteler. Ana dilin kullanılmasına getirilen kısıtlamalar sadece Türkiye’de değil başka ülkelerde de halklar arasında eşitsizliklere, insanların eğitimsiz kalmasına, hak ettikleri hayatları yaşayamamalarına sebep oluyor. Ana dile getirilen kısıtlamalar Türkiye’de ve diğer tüm ülkelerde insanların temel haklarının, özgürlüklerinin gaspina neden oluyor. Ana dile, ana dilde eğitime özgürlük halkların özgürleşmesi ve dolayısıyla ilerlemeleri için atılması gereken bir adım.

Reklamlar

Neden birlikte baskaldirmaliyiz?

Haftabasindan beri Istanbul’da Gezi Parki’nda direnis var. Istanbullulardan bile pek ragbet gormeyen park bir anda tum ulkede devlete, otoriteye karsi bir durusa sahne oldu. Her taraftan insan, her kesimden insan bir araya gelip otoriteye dik durmaya basladi. Ancak mucadele daha bitmedi ve otoriteye, muktedire kok sokturebilmek icin daha fazla kenetlenilmeye ihtiyac var. Peki “bir park” icin neden birlikte baskaldirmaliyiz? Ankara’nin, Izmir’in Istanbulla ne alakasi var?

Screen Shot 2013-06-03 at 11.27.18 AM

Birlikte baskaldirmaliyiz cunku bu devlet Sakaryalinin dusmani. Bu devlet Sakarya halkinin gecim kaynaklarini tas ocagi sirketlerine peskes cekiyordu.

Birlikte baskaldirmaliyiz cunku bu devlet Afyonlu ulkucunun dusmani. Bu devlet Afyonlunun gecim kaynagini ve yasam alanini tas ocagi sirketlerine peskes cekerken sirketleri korumak icin jandarmasiyla polisiyle yasam alanina sahip cikan halka saldiriyordu.

Birlikte baskaldirmaliyiz cunku bu devlet Hopali solcularin dusmani. Bu devlet Hopalinin yasamalanini, Hopanin dogasini bir avuc lira icin sirketlere peskes cekerken “yeter!” diye isyan eden Metin Lokumcu’yu olduruyordu.

Birlikte baskaldirmaliyiz cunku bu devlet Solaklilinin dusmani. Bu devlet Solaklilinin yasamalanini sirketler icin talan ederken, kendi topragini savunmaya calisan Solaklililara jandarmasiyla, polisiyle saldiriyor, sirketlerin guvenligini sagliyordu.

Birlikte baskaldirmaliyiz cunku bu devlet Dersimli Alevi’nin, Kurd’un dusmani. Bu devlet halkin kutsali Munzur’un ozgurlugunu sirketlere peskes cekmekten geri kalmiyordu.

Birlikte baskaldirmaliyiz cunku bu devlet Egelinin dusmani. Bu devlet Kazdaglari’nda Egelinin gecim kaynagini, hayat kaynagini, Ege’nin ormanlarini bir avuc altin icin sirketlere peskes cekmekten geri kalmiyor, sirketlerin cikari icin kanun/yonetmelik degistirmekten cekinmiyordu.

Birlikte baskaldirmaliyiz cunku bu devlet Kurd’un dusmani. Bu devlet gecim kaynagini kurutup kacakcilik yapmaya mahkum ettigi sivil Roboskilileri katletmekten geri durmuyordu.

Birlikte baskaldirmaliyiz cunku bu devlet akademisyenin, ogrencinin, gazetecinin, goruslerini ozgurce aciklamak isteyenlerin dusmani. Bu devlet binlerce, gazeteci, akdemisyen ve ogrenciyi goruslerini begenmedigi icin terorist ilan edip hapse atmaktan cekinmiyordu.

Birlikte baskaldirmaliyiz cunku bu devlet kadinlarin dusmani. Bu devlet kendisinden yardim isteyen kadinlari katillerine teslim etmekten cekinmiyordu.

Birlikte baskladirmaliyiz cunku bu devlet magdurlarin dusmani, zorbanin dostu. Bu devlet kendi halkina zulum uygulayan, vatandaslarini olduren polisleri aklamaya calisiyordu.

Birlikte baskladirmaliyiz cunku bu devlet Ermenilerin dusmani. Bu devlet halklar birlessin, halklar birbirine kus kalmasin diyen Hrant Dink’in katillerinden gurur duyuyordu.

Birlikte baskaldirmaliyiz cunku bu devlet halkin dusmani. Bu devlet yasamalanini korumak isteyenler sirketlere karsi mahkemeye gidemesin diye mahkeme ucretleri talep ediyor, bu devlet hakkini parlamentoda aramak isteyenler meclise giremesin diye secim barajlarini indirmiyor milletvekilligi adayligi ucretlerini artiriyordu.

Birlikte baskaldirmaliyiz cunku bu devlet lgbtlerin dusmani.

Birlikte baskaldirmaliyiz cunku bu devlet Romanlarin/Cingenelerin* dusmani.

Birlikte baskaldirmaliyiz cunku bu devlet Bomontilinin, Balatlinin, Dikmenlinin dusmani.

Birlikte baskaldirmaliyiz cunku bu devlet Tuzla tersane iscilerinin, Tekel iscilerinin, madencilerin, THY iscilerinin, metal iscilerinin dusmani.

Birlikte baskaldirmaliyiz cunku bu devlet Antalyalinin dusmani.

Birlikte baskaldirmaliyiz cunku bu devlet Sinoplunun dusmani.

Birlikte baskaldirmaliyiz cunku bu devlet Gewerlinin dusmani.

Birlikte baskaldirmaliyiz cunku Alevi’nin, Hristiyan’in, Ateist’in dusmani.

Birlikte baskaldirmaliyiz cunku bu devlet Sunnilerin dusmani.

Birlikte baskaldirmaliyiz cunku bu devlet bilimin dusmani.

Birlikte baskaldirmaliyiz cunku bu koylunun dusmani.

Birlikte baskaldirmaliyiz cunku bu devlet Ceylan Onkollarin, Ugur Kaymazlarin ve diger cocuklarin dusmani.

Screen Shot 2013-06-03 at 11.44.33 AM

Birlikte baskaldirmaliyiz cunku bu devlet seni, beni degil sermayeyi temsil ediyor. Birlikte baskaldirmaliyiz cunku bu devlet kolluk kuvvetleriyle sirketlerini korurken seni sindirmeye calisiyor, somurmeye devam ediyor.

Birlikte baskaldirmaliyiz cunku bu devlet 90 yildir sadece kendini yonetenlerin kimligini temsil etti ve etmeye devam ediyor.

Birlikte baskaldirmaliyiz cunku su ana kadar hep digerlerinin mucadelesine seyirci olduk ve hep kaybettik.

Birlikte baskaldirmaliyiz cunku su ana kadar hic birlikte mucadele etmedik ve hep kaybettik.

Simdi birlikte baskaldirmaliyiz cunku birlikte bir seyleri degistirme sansimiz, otoriteye dur deme, bizim olani geri alma sansimiz var.

Simdi birlikte baskaldirma zamani!

#direnistanbul #direnankara #direnantalya #direnizmir #direnbesiktas #direnbodrum

Mollalar ve Disko Gulleri ile 11 Hafta veya Bir Iran Yazisi

Gectigimiz Agustos ayindan Kasim ayi basina kadar Tebriz’deydim. Cok fazla siyasi konulari sorgulayamasam da insanlarin yasamlarini pek cok agizdan dinleme firsatim oldu. Diger taraftan, siyasi konularin sadece devletler arasi iliskiler, jeostratejik oyunlardan ibaret olmadigina, insan hayatinin, toplumsal iliskilerin bunlardan daha onemli bir yer tuttuguna ve insanlarin inandiklari sekilde yasamaya gayret ettiklerine inanan biri olarak gunluk yasam esnasinda sokaktaki havayi soluma firsati buldum.

Iran dedigimiz koskoca bir ulke. Cografi olarak Turkiye’den de buyuk. Bu yuzden sadece Tebriz’de edindigim tecrubelerin tum ulkeye genellenebilecegini sanmiyorum. Kaldi ki, Tebriz bir azinlik bolgesi olarak da ulkenin geri kalaninadan oldukca farklilik gosteriyor. Yine de, bundan birkac sene once bir yaz ayina denk gelen secim surecinde bu bolgenin kilit bir rol oynadigini hatirlayarak, Tebriz’den Iran’in geneli icin onemli sayilabilecek bazi notlar cikarabiliriz.

Tebriz’de kaldigim 11 hafta boyunca hayatindan memnun olan tek bir kimseyle karsilasmadim. Hicbir zaman bu tur konulari kendim acmama ragmen gun icerisinde karsilastigim, bir sekilde kendimi sohbet ederken buldugum insanlar surekli Iran’i baska ulkeler ile kiyaslamaya, kendi yasamlari ile ilgili sikayetlerini aktarmaya basliyorlardi. Tebriz’in cogunlugunun (belki de tamaminin) Azeri oldugunu dusunursek, Turkiyeli birisi ile konusurken Iran ile Turkiye’yi kiyaslamanin kolay olacagina inanmalarinin da bu kadar cok sey isitmem de etkili oldugunu dusunebiliriz.

Tebriz’de sokakta duydugum sikayetleri listelemeye calirsam asagidaki gibi oluyor:

  • hayat giderek pahalilasiyor (24 Agustos’tan Kasim ayi basina kadar Iran Riyali euro ve dolar karsisinda neredeyse %90 deger kaybetti)
  • issizlik inanilmaz yuksek (yaslari 30’a dayanmis pek cok genc kisa donemli islerle geciniyor)
  • ozgurlukler inanilmaz kisitli; yabanci muzik yasak, yabanci ve ozel televizyon kanallari yasak, icki yasak, kadin-erkek yakinlasmasi yasak, internette sansur inanilmaz boyutlarda
  • azeri azinligin (azerilerden baska gruplarla karsilasmadigim icin sadece azeriler ile ilgili yaziyorum) kulturel haklari cok kisitli; anadillerine karsi buyuk kisitlamalarla karsi karsiyalar
  • yuksek derecede paranoya var; herkes surekli takip edilmekten, muhbirler tarafindan ihbar edilmekten korkuyor
  • belli gruplarin daha esit olduguna inaniliyor; ozellikle mollalar, bazi guvenlik gucleri ve devlet icin calisanlarin kayirildigi inanci hakim
  • devletin surekli agresif politikalar izledigine ve bunun acisini halkin cektigine inaniliyor
  • her ne kadar kadinlar erkeklere oranla yuksek ogrenime daha fazla katiliyor olsalar da kadinlara yonelik kisitlamalar yuksek duzeyde; giyim kusam, sosyallesme, calisma ve daha pek cok farkli konuda kisitlamalar ile karsilasiyorlar

Iranlilar bu yukarida listelediklerim ile bas edebilmek icin cesitli yollara basvuruyorlar. Eglenmek ve sosyallesmek artik yeralti faaliyeti olmus. Kadin ve erkekler birbileri ile ya siradan mekanlarin karanlik, ucra koselerinde gorusuyorlar ya da bu yeralti eglencelerinde bir araya geliyorlar. Bir genc kadinin aktardigina gore ulkede bu kadar gencin (ozellikle kadinin) yuksek ogrenime kayitli olmasinin sebebi karsi cins ile bir tek burada sosyallesebiliyor olmalari. Ancak kadinlarin yuksek ogrenimdeki yerine getirilen kisitlamalar bunu da vuracaga benziyor.

Iranlilar genelde arabalarina degisik alicilar yukleyip yurtdisindan yayin yapan radyo kanallarini dinliyorlar. Ayni sekilde yasakli sitelerden yasak muzikler indirerek muzik dinleme imkani buluyorlar. Bir benzer uygulama televizyon kanallair icin de gecerli. Surekli mollalar, rejimin muhtesemligi ve seytan devletler ile ilgili yayin yapan devlet televizyonlarindan bikmis insanlar televizyonlarina bagladiklari uydular ile baska ulkelerden yayin yapan kanallari takip ediyorlar. Internet erisimi de benzer bir sekilde vpn ayarlari ile oynanarak gerceklestiriliyor. Boylelikle dis dunya ile baglanti kurulmus oluyor.

Bazilari devlet egitimine alternatif ogrenim yollari gelistirmis. Ev universiteleri gibi bir konsept gerceklestirilerek ilgili kimselerin evlerinde farkli konularda ogrenim gerceklestiriliyor. Sehir icinde bir araya gelmekte, bir araya geldiklerinde hassas konulari konusmakta zorlanan kimseler sehir disina geziler duzenleyerek bu sorunun da onune gecmeye calisiyorlar. Anlayacaginiz insanlar bir sekilde devletten kaynaklanan sorunlari ile mucadele etmeye calisiyorlar. Ancak bunlarin hicbiri tum sorunlarina dert bulmalari icin yeterli degil.

Oyleyse baska cozum yollari aramaktan baska careleri de yok, ki birkac sene once yaptiklarina bakarsak ariyorlar da.

Hal boyleyken, o ya da bu sekilde Iran’da bir degisim olmasi ihtimalini yuksek goruyorum. Insanlarin yasadiklarini ve aktardiklarini dusununce bir degisimin sart olduguna da inaniyorum.

Peki nasil bir degisim? Konustugum insanlardan pek cogu anlasilabilecegi uzere rejimden sikayetci. Ancak izlenimlerime gore en organize olmus veya en cok kendilerini belli edenler pan-turkculer. Degismesini istedikleri seyler degisse bile, bunlarin yerine getirecekleri hayati ne derece yasanilir kilacak kismi oldukca supheli, ki su durumda bile pek cok degisim isteyen kisi kendilerinden sikayetci. Diger taraftan bir onceki secim doneminde panturkizmin sesinin pek yukselmedigini animsar gibiyim.

Sol gruplar acisindan bakarsak pek fazla sey soyleyecek durumda degilim. Zamaninda hapis yatmis, eski solcu biri ile gorusmus olsam da kendisi artik boyle gruplar ile iliskisini kestigini iletmisti. Onun disinda “bu tur gruplardan” kimseyle de karsilasmadim.

Daha onceki secimlerde degisim talep edenlerin veya degisim talepleri sirasinda gundeme getirilenlerin buyuk cogunlugunun orta kesimden oldugunu hatirlar isek, herhangi bir degisimi pek cok biriysel ama sosysal ozgurlukle bezenmis kapitalist sistem sinirlari icerisinde beklemek daha dogru olacaktir. Disaridan Iran’a musallat olanlarin taleplerinin de benzer yonde oldugunu dusunur isek, taleplerin baska bir yonde olmasi durumunda yine bu guclerin. tipki baska ulkelerde oldugu gibi, ise tekrar burunlarini sokacaklarini dusunmek icin supermen olmaya gerek yok. Iste tam bu noktada boyle bir degisim sirasinda nasil bir konum takinilacagini belirlemek gerekecek.

Baska yerlerde veya zamanlarda oldugu gibi, farkli guclerin olaylari kendi istedikleri yone cekme ugraslari uzerine degisim talebinde bulunanlari, terorist, kukla, disko gulu diye adlandirip degisime sirt cevirecek, otoriter, baskici, fasizan rejimlerle bu insanlari yalniz mi birakacaksiniz; baska yerlerde veya zamanlarda oldugu gibi farkli guclerin olaylari kendi istedikleri yone cekme ugraslarini gormezden gelip onlarin mudahalelerine yetmez ama evet diyerek mi eklemleneceksiniz; baska yerlerde veya zamanlarda oldugu gibi mucadelenin neresinden tutacaginizi bilemeyip her seye sessiz mi kalacaksiniz?

Veya, tum bu oyunlara ragmen insanlarin sosyal ve ekonomik, ozellikle orta sinifin sosyal, tabanin ise ekonomik, haklar talep etmek icin verdikleri mucadeleye baskalarinin islerine gelecek sekilde yon verilmesinin onun gecmek adina mucadeleye destek mi olacaksiniz?

Iran’da bir seyler er ya da gec degisecek. Bu degisim surecine o ya da bu gruptan birileri mudahil olmak isteyip degisime yon vermek isteyecekler. Degisimin nasil sonuclanacagini ve ne zaman gerceklesecegini kestirmek bizim isimiz degil. Ancak bu degisime sessiz kalmamak, degisimi desteksiz birakmamak, degisimi kisitlamak isteyenlere karsi mucadele vermek kendi elimizde.

Zamani geldiginde dogru secimi yapmaniz dilegiyle…

Yeni bir düzene girişte iktidar mücadelesi veya iktidar/muktedir meselesi

Yıllarca farklı farklı muktedirlerin baskısı altında yaşayıp çok büyük acılar çeken insanların sorunu kimin muktedir olduğuna bağlayıp alternatif muktedirler arayışları insanın içini acıtıyor. Bu durum sadece kişilerin değişikliğini kapsamıyor. Daha önce birkaç kişinin elinde olan iktidarı bu kez demokratik seçim diye one sürülen bir yöntemle başa geçen, eskisine göre daha büyük grupların eline vermek de aynı kapıya çıkıyor. Açıklaması aşağıda.
Bir halk düşünün ki on yıllarca silahlı çatışmalardan kırılmış olsun, okuma-yazma bilmeyen kesimi kalabalık olsun, fakir ailelerin sayısı çok yüksek olsun, savaş ortamında büyüdüklerinden psikolojileri yıpranmış en az iki nesile sahip olsun, öne çıkanları sadece “büyük” yani savaşlar süresince zenginleşmiş ailelerden olsun. Uzun lafın kısası bahsedilen halk hali hazırda kendi yaşamını onurlu bir şekilde ikame ettirebilmekte dahi zorlanıyor olsun. Hal böyleyken “genellikle” karşılaşılan iktidarla ilgili mücadelelerde hayatını ikame ettirmekle ilgili sorunları asgari seviyelerde olan kesimlerin öne çıkması oluyor. Az önce değindiğimiz koşullarda da bu, büyük ailelerin iktidar mücadelesine girişmesi demek oluyor.
Böyle bir ortamda, kaldı ki bu gelir dağılımı uçurumunun yüksek olduğu her durum için geçerli oluyor, zengin kesimin seçime dayalı bir parlamenter sistemde dominant olmaması ender görülen bir durum (görülmüş müdür bilemiyorum). Bunun en temel sebebi bir kesimin enerjisinin tamamını seçilmeye harcamasına imkan var iken, diğer kesimin hayatını ikame ettirmek için de büyük bir enerji sarfetmek zorunda olması. Eğer kendi içinde bulunduğumuz düzenden bahsedecek olursak, asgari maaşla gecimini sürdüren bir kişi ile zengin bir aileden gelen bir kisinin milletvekili olabilmek için yapmaları gereken masrafların bu kişilerin hayatları üzerindeki etkilerini düşünün.
Konumuza tekrar devam edecek olursak, yine doğal olarak, düzeni oluşturmak için kurulacak ilk parlamentoyu kimlerin oluşturacağı aşağı yukarı belli oluyor.
Yeni kurulan düzende daha önceki ayrımcılıkların kaldırıldığını varsayalım. Acaba kanunen her türlü ayrımcılığın kaldırılması daha önceki düzende fakirleştirilmiş, hayatını ikame ettirmekte dahi zorlanır hale düşürülmüş kitlelerin eşitliğini sağlar mı? Benim cevabım kısa ve net; hayır.
Sebebini daha önce bu blogda bir yerlerde yazmış olduğum bir örneği tekrar ederek yazabiliriz. Guney Afrika’da apartheid rejiminin kaldırılıp yerine her renkten insana eşit haklar getiren bir düzenin kurulması apartheid rejimi yüzünden hayatını ikame ettirmekte zorlanır hale düşürülmüş, fakirleştirilmiş kitlelerin hayatlarında büyük bir değişiklik yaşatmadı. Olan, genel olarak, bastırılmış farklı ırklardan gelen büyük ailelerin zenginleşmelerine kapının açılması oldu. Zira fakirleştirilip imkanları kısıtlananların kanunların değişimi ile hala pek çok şeye erişimi kısıtlanmış kaldı.


Eğer itirazınız varsa Güney Afrika’da yapılan Dünya Kupası öncesi protestoları düşünün. Orada rejimin değişmesinden bu yana kendilerinin hayatlarından bir farklılık olmadığını, istediği otobüse binip istediği tuvalete girmenin insanın yaşamını ikame ettirme mücadelesinde çok da büyük değişimler yaratmadığını dile getiren insanları düşünün. Burada belki Türkiye’den 1-2 örnek verilebilir.
Dindar kesimin belli bir süre Türkiye’de büyük baskı altında kaldığını düşünür isek inançlarını istedikleri gibi yaşamaları icin getirilecek düzenlemelerin bu kesimin hayatlarının kalitesini büyük oranda değiştirmesini beklemek zor. Her ne kadar bu kesim üzerindeki baskının getirdiği ekonomik sorunlar (mesela kadınların eğitim almalarının önüne gecilmesinin bir ektisi olarak) cok ağır olmasa da yine kalıcı etkiler de bırakmamış değil. Bu durumda Türkiye’de bu kesime inanç özgürlüğünün getirilmesi bu kesimin yaşam kalitesinin artmasına yetecek bir hareket değil (zaten AKP politikalarını izlersek bu kesimin ekonomik anlamda geliştirilmesi için de pek çok girişimde bulunulduğu görülebilir).
Diğer taraftan Turkiye’de hayatlarını ikame ettirmekte dahi zorlanacak derecede baskıya maruz kalmış Kürtlerin kanunlar önünde eşitliğini getirecek atılımlar, bu kesimin zenginleşmesine, yani eşit bir yaşam sürmesi arzusuna beklenildiği katkıyı yapmayacaktır. Bunun sebebi, bu baskının getirdiği zorlukların artık pek çok fakir ailenin yaşamına işlemiş olması ve silinebilmeleri için kanunlardan çok daha fazlasına ihtiyaç duyulması. Sadece kanunlarla belli bir eşitlik yakanılmak istenildiği bir durumda Kürt halkından sadece şu anda da öne çıkan belli başlı aileler öne çıkacak ve yine fakir halk aynı sefaletle yaşamlarına devam etmek zorunda olacak.

Olay burada apartheid rejiminin veya eşitlikçi kanunlarin değişmesini küçümsemek vesaire değil. Burada anlatılmak istenen, rejim değişikliği sürecinde belli grupların öne çıkarak daha önceki sistemin kabul edilebilir bir versiyonunu getirdiği ve bunun, tabanın acılarının, ekonomik anlamda geri bırakılanların, yaşamlarını ikamet ettirmekte ve temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanan kitlelerin çektiklerinin yok edilmesiyle pek alakası olmadığı gerçeğini göstermek.

Aynı örnekten devam eder isek apartheid kabul edilemez bir sistem çünkü, dünyada gelişen ahlak anlayışı insanları renklerine, inançlarına, boyuna, kilosuna göre ayırmayı artık doğru bulamuyacak duzeye geldi. Diğer taraftan apartheid sonrası getirilen sistem kabul edilebilir bir sistem çünkü ekonomik kazancın, mülkiyetin getirdiği yaşam konforu farklılıkları, bu açıdan geri düşenlerin adil bir rekabette geri kaldıkları algısı günümüzde genel geçer ve kabul edilebilir bir anlayışa işaret ediyor.
Halbuki bu bahsedilen rekabet gerek bu kesimlerin yıllarca geri bırakılmış olmalarından gerekse hala pek cok açıdan ileri gidemiyor oluşlarından (eski geri kalmışlıkları yüzünden) hiç de adil değil.

Yukarıda aktarılanlar pek çok savaştan çıkmış, çöküntüden kurtulmakla uğraşan toplumun yüzleştiği sorunlar. Elbet birebir aynı hikayeler yaşanmıyor. Ancak yine belli kesimler hayat mücadelesi verirken başka kesimler muktedir olmak için uğraşıyorlar. Sonuç yine benzer oluyor. Kürdistan diye bir yer de bunların arasında.


Kürdistan’a (Irak Kürdistan’ı) gidip dolaştığınızda, insanlarla konuştuğunuzda onlarca yıl yaşanılan acıların nasıl izler bıraktığını görüp kendi düzenlerini (devletlerini?) kurmaya çalışmalarına sempatiyle bakabilirsiniz. Ancak biraz daha detaya indiğinizde acabalarla karşılaşmamanız için hiçbir sebep yok.
İki büyük ailenin yönetimi neredeyse paylaştığı, köylerinde ve diğer ücra köşelerinde susuzluk, hastalıklar, barınak sorunlarıyla boğuşan yüzbinlerin olduğu bir yerde devlet başkanının gösterişli bir “beyaz saray” yaptırmaktan çekinmediği, komşu ülkede halklarına çektiren devletin kopyasıymışcasına her tarafa aynı kişinin büstlerinin, heykellerinin, resimlerinin konulduğu, yine aynı komşu ülkeninin izinde gidip “dilde standardizasyona” gidilmek istenen bir yer burası. Hal böyleyken, acaba sorunun kaç kişinin iktidarı nasıl paylaştığında değil de, başkalarının yaşamları üzerinde iktidar olmak olduğunu göremiyor mu kimse?

Muktedirler her zaman başkalarının hayatları üzerinde söz sahibi olmak ister veya “dilemeseler” de bir şekilde başkalarının hayatları üzerinde söz sahibi olur. Bu ister bir kişi olsun, ister bir grup. Sorun muktedirlik, yani başkalarının hayatlarını etkileyebilme yetkisinin, erkinin ta kendisidir. Bu yüzden bir iktidar oluşturulduğu, muktedirler olduğu sürece başkalarının hayatları her zaman tehlike altında olacaktır. Bu en ufak bir tehlike olasılığı dahi iktidarsızlık, muktedirsizlik için geçerli ve yeterli bir sebeptir.

*resimler: ic-mihrak

Bak şu STK’nın yaptıklarına

STK tipi solcu olmamdan mütevellit bu ara sağa sola proje görmeye gidiyorum. Bu yazıda kendi işimden değil, beraber çalıştığımız yerel kuruluşların işlerinden bir örnek vereceğim.

Irak uzun yıllarını, özellikle de Amerikan işgali sonrası yıllarını savaşa kaybetmiş bir ülke. Onun bunun köpekleri emperyalizm, sosyalizm deyu devletlerin itişmesini yorulamaya çalışırken olan insana olmuş, çok çok yıllardır açlıkla, hastalıklarla boğuşan, temel ihtiyaçlarını gideremediğinden yaşam kalitesi düşen halklar geride kalmış. İşte hal böyleyken bazı Iraklılar kendi sorunlarına kendileri çözüm bularak hak ettikleri onurlu bir yaşam hakkı için mücadele ediyorlar. Bugün Kürdistan’da bir süredir iletişimde olduğum böyle bir oluşumdan kimselerle bir araya geldim.

Birinci dünya problemleriyle uğraşan pek çoklarının kulağına komik gelecek bir projeyle uğraşıyor bu arkadaşlar. Buna göre, Kerkük’ün en sorunlu bölgelerinden birinde 160 kadar dul kadına tavuk ve horoz veriyor, onların yumurta satışıyla para kazanmalarına destek oluyorlar. Proje kısaca bu. İşin içine ticari ilişkiler girdiğiiçin biraz çekimser yaklaştığım bir proje idi. Ancak projeyi yöneten arladaşların anlattıkları kafamdaki pek çok soruyu, cekimser kaldığım kısmı sildi. Halen şöyle olsaydı iyi olurdu dediğim bir iki konu var, onları da en sonda paylaşayım. Ama şimdi giderilen kuşkular:

Yardım edilen kimselerin seçilmesinde birkaç adım var. İlkin ezilmiş bir grup olarak dulların seçilmesi. Eşleri savaşta ölmüş/kaybolmuş kadınlar erkek egemen toplumlarda hayatlarını daha da zor şekilde ikame ettirmek durumnda kalıyorlar. Kimisinin hiç mi hiç gelir kaynağı yok. Böylelikle başkalarına bağımlı kılınıyorlar. Bu kadınlara geçim imkanı sağlamak demek onların başkalarına olan bu bağımlılıklarını azaltmak, hayatlarının kontrolunu bir derece tekrar kendilerine vermek demek.  Bu yüzden zaafiyetleri diğer toplumsal gruplara göre cok olan bu grubun seçilmesi gayet doğal.

İkincil konu 160 kadının seçilmiş olması. Bu seçim bazı kriterlere dayandırlıyor. Temel nokta fakirin fakirini, her açıdan en fazla zaafiyet gösterenleri seçmek. Bu nedir? Baktığı insan sayısı çok olan, hasta olan, gelir kaynağı hiç olmayan gibi kriterler ışığında en çok ihtiyacı olanları seçmek demek. Proje fikrinin ve yönetiminin sahibi arkadaşlara göre işin diğer bir boyutu da bu kriterler üzerinde hedef kitleyle anlaşmak. Daha sonra bu kriterlere uyan kimselerin seçimini yerel liderlerin (muhtar vesaire) ve yine hedef kitlenin yardımıyla tespit etmek. Burada yerel liderlere danışılması haricindeki kısımlara katılmaktan çekinmiyorum.

Projeye dahil edilecek kişilerin seçilmesinden sonra sıra dağıtımı yapılacak tavukların alımına geliyor.  işin bu kısmını ihale ile halletmişler. Ancak ihaleye çıkmadan önce veterinerlerden alınacak tavuklarla ilgili kriterler edinmişler ve alım tamamen buna uygun yapılmış. En azından alınan tavukların yerel olduğunu bildiğimden itiraz edecek pek nokta bulamıyorum.

Tavukların alımından sonra iş bunların bakılacağı alanlar yapılmasına geliyor. Burada bahsettiğimiz şey tavuk kümesinden farklı bir alan değil. Yine veterinerin yönlendşrmesi ile tavuklara ne kadar bir alanda bakılacağı, nasıl bakılacağı vesaire belirleniyor. Bu alanlar her kadının yaşadığı yerin bahçesinde oluşturuluyor.

Daha sonra seçilen 160 kişiye nasıl tavuk bakılacağı, nasıl yumurtacılık yaılacağıyla ilgili veteriner destekli bir eğitim veriliyor. Okuma yazması bilmeyenlere destek olması için bir yakınları veya başkaları ayarlanıyor. Ardından tavuklar dağıtılıyor.

Tavukları yumruta vermeye başlayan kadınlara iki seçenek sunuluyor, ya bir toptancıya yumurtaları satmak ya da pazara gidip kendş ürünlerini kendileri satmak. Bazısı pazar yerine kendileri gidip araya aracı sokmuyorlar. Diğerleriyse yaşlı oldukları veya yanlarında süreli bakmaları gereken birileri olduğu için toptancıya satış yapıyorlar. Toptancıya satış yapan 7 yumurta karşılığı 1000 dinar alırken, pazarda kendi satış yağanlar 5-6 yumurtaya 1000 dinar kazanıyorlar. Tabi böyle yazınca rakamlar bir şey ifade etmiyor, o yüzden detaya giriyorum. Proje bölgesinde 1 kg pirincin fiyatı kalitesine göre 500 dinar ile 2000 dinar arasında değişiyor. 1 kg patatesin fiyatı 750 dinar civarı. 1 kg etin fiyatı ise 15-20bin dinar arası (dün döviz ofsinin bana verdiği kura göre 1 dolar 1260 dinar). Bir kadın günde 10000 dinara yakın para kazanıyor. Bu da bazı temel itiyaçlarını gidermelerinde kesin bir etki sağlıyor.

Bir diğer nokta projeye dahil edilmeyen kadınlarla ilgili. Bazı kadınlar şimdiden projeye dahil olmayan kadınlara destek olmaya başlamışlar. Takas esasına göre bir yardımlaşma sözkonusu. Buna göre projeden tavuk alan bir kadın komşusuna bu tavuğu ödünç veriyor, ay sonunda verdiği tavuk ile elde edilen yumurtaların yarısını alıyor. Diger kadın da kendisinde kalan civcivlerle yola devam ediyor. Civcivlerle yola devam etmek… =’)

Buraya kadar projeyle ilgili iyi yanları, kafama takılmayanları yazdım. Takılan kısımlaraysa şimdi değinelim. Yardım edilecek kişilere dair kriterlere yerel veya değil herhangibir önde gelen isme danışılarak  karar verilmesini sorunlu buluyorum. Yerel isimlerden destek alınması elbet doğal. Ancak burada toplum liderleri vesairenin desteğini almak sadece bunların projeyi kösteklemelerine engel olmak adına olmalı. Bu durumda da kriterlere karışmaları engellenmeli.

Bir başka kafaya takılan durum tavukların alımı ile alakalı. Tavukların ihale ile belirlenen şirketten alındığını biliyorum. Ancak burada tavukların kalitesinin yanında satıcıyla ilgili kriterler belirlenebilir ve en küçük üreticilere yönelinebilirdi. Biraz zorlu, ancak başka bir çözüm yolu da tohum takası örneğinde olduğu gibi hayvan takasına gidilmesi, tavukların alındığı ilk isme belli bir süre sonunda aynı miktarda tavuğun geri iade edilmesi olabilirdi.

Benzer bir takas yolu yumurtaların el değişitirmesi için de kullanılabilirdi. Yumurta karşılığı üretici kadınların temel ihtiyaçları para ekonmisine en minimum şekilde girerek karşılanmaya çalışabilinirdi. Bu yol seçilmiyorsa dahi yumurta toptancısı olarak bölgede isim yapmış bir tücar değil bölgede işsiz olan başka isimler bulunabilirdi. Belki en ideali projeye seçilen kadınlar arasında bir kooperatif kurulmasını sağlayarak yumurta üretiminden, yumurta karşılığı temel ihtiyaçların karşılanmasına her alan onlara bırakılabilirdi.

Son değineceğim konu ise tavuklara sağlanan yemle ilgili. Veteriner tavsiyesi ile hareket edilidiğinden belli bir fabrikadan belli bir yem alınmasına karar kılınmış. Bu yemlerin içindeki katkı maddeleri başka birieri aracılığıyla araştırılabilir böylelikle hormonlu yem alınmasının önüne geçilebilirdi. Bu konuda duyarlılığın az olduğunu sezmekle beraber sözkonusu yemlerle ilgili ayrıntılı bilgiye de sahip olmadığımdan konu üzerinde pek yorum yapamıyor. Ve bundan sonra projeyle ilgili pek söyleyebileceğim bir şey kalmıyor.

Merak edenler için not düşeyim, proje yöneticisi aylık aylık 350 euro gibi bir para alırken, projenin finansçısı 100 euro gibi bir maaş alıyor. Proje bütçesinin yakaşık yuzde 8’i maaşlara giderken, yaklaşık %90 (%88.40) direkt proje harcamalarına gitmekte (yani bşr kony 2012, bir invisible children’dan bahsetmiyoruz).

Sizlere stk tipi bir solcu olarak Iraklıların yaptıklarını anlattım. Olay budur. Sorusu olan?

Yapmayın

Sorunların önceliliklerini ne olduklarına değil, kimin sorunu olduklarına bakarak belirleyen minimallerden değilim. Aynı şekilde çözümlerin ne olduklarına değil, kimin çözümü olduklarına bakan kimselerden de değilim. Öyle olmamak çok gayret isteyen bir çaba değil. Biraz okumayı, insanı ve canlıları önde tutmayı gerektiriyor sadece. Sorununuz ya da çözümünüz insanı, doğayı ve diğer tüm canlıları esas alıyorsa doğru yerden başlıyorsunuzdur. Değilse, yanlış yerden başlıyor ve yanlışa sürükleniyorsunuzdur. İşte bu yüzden insanların yaşadıkları dramları, örgütler, devletlerarası ilişkiler açısından yorumlamayın.

2011 kışından (hatta 2010’un sonunda) başlayarak Kuzey Afrika ve Ortadoğu ülkelerinde pek çok halk hareketine tanık olduk. En başta nerdeyse her cenahtan bu halk hareketlerine destek geldi. Ancak ne zaman ki işin içine kendi paylarını arayan başkaları girdi, o zaman saflar değişmeye başladı. Pek çok devlet kendi şirketlerinin çıkarlarını, ekonomik kazançlarını göz önünde bulundurarak Mısır’dan Libya’ya, Tunus’tan Suriye’ye kadar her ülkedeki harekete müdahil olmak istedi. Yine aynı sebeplerden Bahreyn’de olanlara ses çıkartılmadı. Devletlerin daha önce onlarca, yüzlerce, binlerce kez gördüğümüz gibi safları, tavırları belliydi. Onlar hep paradan yanaydı. İnsanların dramlarını kendi çıkarları için kullanmaktan çekinmediklerini her harekette tekrar tekrar kanıtladılar. Devletlerin ne yapacağı belliydi de, birey ve toplumlar ne yapacaktı? Bence asıl sorun buradaydı.

İsyanlar sırasında olup bitenler farklı kesimlerce farklı algılandı. Kimisi ekonomik sebepler bir kenara, inanç yakınlığından dolayı halk hareketlerini savundu. Kimi, inancına ters olduğu için hareketleri eleştirdi, kimi parti meclisinden öyle karar çıktığı için hareketleri eleştirdi. Kimisi batılı devletler olayların içine girdiği için halk hareketine soğuk yaklaştığını söyledi. İnsanlık dramları, ki hepsi temelinde yaşamsal ihtiyaçların teminine dair sorunlar barındıryordu, esasından başka sebepler yüzünden eleştirilir veya savunulur oldu.

Sadece Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da yaşananlara bağlı kalmadan basit örnekler verelim;

– Kony 2012 kampanyası malumunuz, meşhur oldu. Eh bu kadar meşhur olunca da tartışılır oldu. Büyük bir kesim LRA’i ilk defa duyduklarından, olanlar karşısında şoke olduklarından Invisible Children’i kesinlikle desteklenmesi gereken bir hareket olarak karşıladı. Harekete karşıt olanların büyük çoğunluğu da, Invisible Children batı kaynaklı bir hareket olduğundan ve “Amerika Uganda’nın petrolüne göz diktiğinden” karşıtlığını dile getirdi. Arada ufak bir kesim, Invisible Children ve kampanyalarını LRA’den öyle ya da boyle etkilenen milyonları düşünmeden, bu insanları işin içine katmadan, etik değerleri göz önünde bulundurmadan, çarpık bilgiler sunarak, kaş yaparken göz çıkartacak, LRA’den etkilenen insanlara yarardan cok zarar sağlayacak bir hareket olduğu için eleştirdi. Bu küçük grup dışında ne Amerika’nın veya başka ülkelerin müdahalesini çözüm olarak sunanlar, ne de Amerika’nın veya başka ülkelerin Uganda petrolünde gözü olduğunu ileri sürenler LRA’in ve etrafında gelişen olayların etkilediği insanları düşünmediler. Onlar için bir askeri müdahaleyi svunduklarını soyleseler de ne sorunun tanımlanmasına, ne de çözümün belirlenmesine yardım etmek istedikleri insanların katılımını gerekli gördüler.

– Suriye’de halen devam eden olaylarda muhaliflere destek verenler yine inanç bağı gibi olguları ülkeye müdahale edilmesi için gerekçe gösterdiler ve göstermeye devam ediyorlar. Müdahale karşıtı grubun büyük çoğunluğu dış müdahaleye olayların aslında batılıların körüklediği olaylar olduğunu ileri sürerek karşı çıkıyorlar. Ne muhaliflere destek verenler, ne de müdahaleye karşıt çıkanlar Suriyelileri düşünüyor, onları çözüm süreçlerine katıyorlar. Kimisi iç karışıklıktan önce Suriye’de 1 milyondan fazla insanın kuraklık sebebiyle zorunlu göçe maruz kaldığını, Suriyelilerin günlük hayatının jurnalcilik faaliyetleri arasında geçtiğini, Suriyeli onbinlerce insanın civar ülkelere hatta bok çukurundaki Irak’a kaçmış olduğunu görmezden geliyor. Kimisi, her gün insanların öldüğü, insanların ölümden kaçtığı ülkenin sorunlarının çözümü olarak Suriyelilerin karsi çıktığı askeri müdahaleyi gösteriyor.

Yukarıda iki insanlık dramına dramı yaşayanları sürece katmadan getirilen çözümler, yaklaşımlar sunuluyor. İnsanlık dramlarına kendi parti meclislerinin, sempati besledikleri kurumların, temsilcisi oldukları örgütlerin dilinden, devlet temelli çözümler üreten uretmeye çalışan kimselerin yaptıklarının kısa bir özeti var. Eğer karnını doyurmak, hayatını onurluca devam ettirmek için mücadele eden insanların sorunlarına çözümlerinizi sadece devlet, inanç, milliyet vesaire temelli yapıyorsanız terazinin yanlış yerinde duruyorsunuz ve çözüme katkıda bulunmuyor, aksine, sorunun devam etmesine ya da üzerinin örtülmesine neden oluyorsunuz.

Yapmayın.

Yaşamsal Hakların Ticarileştirilmesi

Her canlının vazgeçilmez olan gereksinimler vardır. Yoklukları, yaşamın devamını tehlikeye sokar ancak her koşulda hayatın sonlanması anlamına gelmez. Bu gereksinimlerin yetersiz düzeyde karşılanması onurlu ve düzgün bir yaşamın önünde engel de olabilir. Yaşam hakkı insanlar için nasıl temel bir haksa, düzgün ve onurlu bir yaşam da evrensel bir haktır.
İnsanların yaşamları için temel ihtiyaçları, neredeyse hepsi birbiriyle ilintili olarak, sağlık, gıda, barınak, su (ve sanitasyon gibi suyla ilintili konular) bireysel güvenlik ve korunma, ve eğitimdir (tabi burada eğitime farklı yaklaşımların olduğunu hatirlamak gerek). Bunlar arasından herhangi birinin eksikliği bireylerin yaşamını, yaşam kalitesini dramatik bir biçimde etkiler. Bu yüzden, bu temel ihtiyaçların, “temel haklar” olarak algılanması her birey için büyük önem taşımakta.
Günümüz kapitalist sisteminde özellikle şehirlerde yaşayan insanların temel ihtiyaçlarını satın almadan hayatını ikame ettirebilmesi oldukça zor. İşin çarpıcı olan bir yanı sözkonusu temel ihtiyaçlara, kendi temel ihtiyaçlarını karşılamaya çalışan diğer bireylerin değil, karlarını maksimize etmeye çalışan kurumların sahip olmaları. Bir nevi üretim araçlarının sahibiyetinden bahsediyoruz ancak bahsettigimiz televizyon üreten bir fabrika değil. Burada bahis konusu olan, yaşamsal hizmetlerin sağlayıcılığı ve yaşamsal gereksinimlerin üreteciliğinin kimin elinde olduğu. Asağıda bunun ne anlama geldiğini ve Türkiye’deki durumun ne olduğunu okuyacaksınız.
Temel ihtiyaçlarımızı sağladığımız pazarların giderek uluslararası kapitalist pazara entegre olduğunu ve bu entegrasyonun sonucunda giderek daha fazla uluslararası kar amaçlı kurumun ihtiyaç sağlayıcı konumuna gectigini görüyoruz. Bu şirketler kar amaçlı olmalarının getirdiği motivasyonla üretim maliyetlerini minimal düzeyde tutuyorlar. Kaliteli ürünlerin satış fiyatları yüksek tutulurken, fiyatları düşük olanlar ise kalitesiz, sağlıksız, ihtıyaçların karşılanması açısından yetersiz ürünler oluyor. İşin tehlikeli kısmı da tam bu noktada ortaya çıkıyor. Zira düşük gelirli kesim temel ihtiyaçlarını ancak bu kalitesiz, sağlıksız ve yetersiz ürünlerle giderebiliyor. Genetiğiyle oynanmış gıdalardan dondurulmuş ürünlere, daha fazla katkı maddesi içeren içeceklerden daha kötü koruyucularda saklanan ürünlere, ısı yalıtımı kalitesiz binalardan herhangi bir afete karşı güvenliği olmayan binalara kadar hepsi “düşük bütçeli” kimselerin veya bir baska deyişle toplumun ekonomik anlamda en alt sınıfının kullanımına “sunuluyor”. Sağlıklı, “biyolojik/organik” gıdalar, katkısız içecekler, ısı yalıtımı, havalandırma sorunu olmayan, yangın ve deprem gibi afetlerde sorun olmayacak barınaklar ise cebinde parası olanlara sunuluyor.
Sistem acımasız ama insanları her zaman olüme terk etmiyor. Durumundan memnun olan pek çok kisinin de ileri süreceği gibi sistemi “düzgün” uygulayan ülkelerde gelir yardımı gibi destekler sözkonusu. Ancak gelir yardımı yapılan kimse, bahsettiğimiz haklardan sadece minimum düzeyde faydalanmaya devam ediyor. Yine tüm ihtiyaçların en ucuz olanlarına; yani sağlıksız, yetersiz ve kalitesiz olanlarına erişim sahibi olabiliyor. Bunun yanında tüm temel ihtiyaçların kontrolünün şirketlerin elinde olmasından dolayı da fiyat dalgalanmalarından şiddetli biçimde etkileniyor (bırakın şehirde yaşayanları, artık dünyanın ücra köşelerinde yaşayan kimseler de bu fiyat dalgalanmalarından etkileniyor). İşın özü; sistem sağlıklı, düzgün ve onurlu yaşamanıza değil sadece iş yapabilecek düzeyde yaşamanıza yardımcı olacak şekilde düzenli. Sonuçta kişi, temel ihtiyaçlara erişimin ücretlendirildigi bir düzende bu ücretlendirmeyi yapan şirketlere bağımlı ve dolayısıyla sömürülmeye açık bir hayat yaşamak durumunda kalıyor.

 
Türkiye’de durum


Türkiye’de bunun örneklerini gıda pazarından gözlemlemek mümkün. Şehirlere iş umuduyla göçürülüp minimum gelire razı şekilde yaşatılanlar en ucuz süpermarketlerin en ucuz ürünleriyle gıda ihtiyaçlarını karşılamak zorunda kalıyorlar. Sağlığın bir insan hakkı olduğunu kağıt üzerinde kabul edenler bunun sadece hastalıklara karşı mücadele olduğunu düşünüyor olacak ki, bireyin sağlığını uzun vadede etkileyecek sağlıksız gıda tüketimi hiç umursanmıyor. 
Sağlık alanında özel hastanelerin ve özel sigorta şirketlerinin oynadığı rolü düşündüğünüzde sağlıklı yaşam hakkının yine gelir seviyesine göre erişilebilirligi değişen bir hak olduğunu görmüş oluyorsunuz.
Barınak konusunda da Turkiye’den örnek vermek mümkün. Kentsel dönüşüm projeleriyle hedef alınan yerler oldukça düşük gelirli kimselerin derme çatma binalarda sağlıksız, güvensiz koşullarda yaşadığı bölgeler. Buralarda ikamet eden dar gelirli kesime alternatif sunulmuyor. Binaların afetlere karşı güvensiz olmasını yıkımlara gerekçe gösterenler burada ikamet edenlerden güvenli binalarda oturabilmeleri için para istiyor. Aksi takdirde kendilerini şehir dışına sürüyorlar. (Aynı şekilde emlak piyasasında kısa bir araştırma yaparsanız, depreme dayanaklı binaların daha pahalı olduğunu görebilirsiniz.)
Gıda güvencesi de Turkiye’de cebinde parası olanlara sağlanan bir hak. Zira gıda fiyatlarındaki dalgalanmalar asgari ücretle hayatını sürdürmeye çalışan insanları çok büyük ölçüde etkilerken cebinde parası olanın herhangi bir sorunu olmuyor. Ekmek fiyatlarındaki dalgalanmalarin geniş kesimlerde yarattığı rahatsızlığı göz önünde bulundurursanız bu kesimin gıda fiyatlarındaki dalgalanmalar karşısında ne kadar hassas olduğunu gözlemleyebilirsiniz.
Bireysel güvenlik ve korunma hakkı konusunda Türkiye’de çok sorun yokmuş gibi gelebilir. Ancak korunma ve bireysel güvenlik hakkını kimlik bazında incelediğimizde korkunç bir durumla yüzleşiyoruz. Sistemde ekonomik gücü bulunmayan, ekonomik gücü bulunmasına izin verilmeyen kimlikten bireylerin (kadınların, çocukların, travestilerin, yardıma muhtaç kimselerin, Kürtlerin, Ermenilerin, çalışma izni bulunmadan Türkiye’de çalışan kimselerin, vs) aşırı derecede şiddete ve ayrımcılığa maruz kaldıklarını biliyoruz. Böylelikle Türkiye’de korunma ve güvenlik hakkınında ekonomik güçle elde edilen bir hak olduğunu söyleyebiliriz. En azından diğer haklara kıyasla korunma hakkı için bir ücret biçilmediğini söyleyebilmek (umarım doğru söylüyorumdur) gönülleri biraz rahat tutuyor.
Su ve su ile alakalı haklar ise Türkiye’de sistematik bir şekilde hedef alınan en son hak grubunu oluşturuyor. Devletin şirketler ve mahkemelerle el ele verip Anadolu’nun dört bir yanında akarsuları gasp ettiğini, yerellerin özgürce erişebildiği su kaynaklarını şirketlerin kar kapısı haline getirmek için uğraştığını görüyoruz.
Su hakkının da gasp edilmesiyle Türkiye’de yaşamsal ihtiyaçların tamamı ücretlendirilmiş olacak. İnsanlar yaşamsal ihtiyaçlarını bunları üreten, satan şirketlere bağımlı hale gelecekler. Yukarıda da belirtildiği gibi dar gelirli kesim kısa vadede bu ihtiyaçlarını karşılayabilmek için uzun vadede ortaya çıkacak sonuçları göz ardı etmek zorunda kalacak; afetlere dayanıksız barınaklarda yaşamaya, sağlıksız ve yetersiz gıda tüketmeye, sağlığını kaybettiğinde uzman yardımı almamaya, dayak yemeye, ihtiyacından daha az ve sağlıksız su kullanmaya devam edecek. Tüm bunlar Türkiye’nin de dünyanın geri kalanından çok farklı olmadığının göstergesi.

İnsanların yaşamlarını devam ettirebilmeleri için bazı temel gereksinimleri vardır. İnsan bu temel gereksinimler koşulsuz erişebildiği sürece özgürdür. Temel gereksinimlerin koşulsuz karşılanması her birey için temel bir haktır. Gıda hakkı, su hakkı, barınma hakkı, sağlıklı yaşam hakkı, korunma ve güvenlik hakkı ücretlendirilemez, satın alınamaz. Kapitalist düzen insanların en temel haklarının ücretlendirildiği, insanın ikincil plana itildiği bir düzendir.

Türkiye Cumhuriyeti de giderek vahşileşen bir şekilde bu sistemin uygulayıcısı konumunda. Doğa talanı, suyun ticarileştirilmesi, kentsel dönüşüm projeleriyle barınma hakkının gasp edilmesi, yoksulluk sınırının altında asgari ücretle insanların sağlıksız/yetersiz/kalitesiz/dengesiz beslenmeye yönlendirilmesi, sağlık hizmetlerinde kar amaçlı grupların teşvik edilmesi, Türkiye’de insanca yaşayabilmenin birincil şartının ekonomik güç olduğunun, Türkiye’de yaşamın ticarileştirildiğinin acımasız göstergeleridir.